Adanademirspor ve Yerde Kalmayan Emek

adanademirspor-emek-nohutcu
Adana’da bir nohut satıcısının termosunun devrilmesi sonucu yere dökülen nohutları yoğun ısrarla satın alıp yiyen Adana Demirspor taraftarlarının bir hareketi sosyal medyada yoğun ilgi gördü.

Olay şöyle:

Maç öncesi stat çevresinde nohut satan bir seyyar satıcının termostatı yere düşüyor. Termostat içindeki nohutların yarısı yere dökülüyor. Satıcı üzgün bir şekilde yere dökülen ekmek parasına üzülürken bir Adana Demirspor taraftarı adamın yanına geliyor ve yardım etmek istiyor. Ancak nohutlar yere döküldüğü için heba olmuş durumda olduğundan elinden pek birşey gelmiyor.

Bu duruma canı sıkılan emekçinin morali yerine geldin diye herkes nohut almaya geliyor. Taraftarlar ısrarla yere dökülen nohutu satın alıyor. Seyyar satıcı her ne kadar termostattan vermek istese de Demirspor taraftarı “Biz ekmeği, emeği yerde bırakmayız” diyip yerdeki nohutları almaya devam ediyor.

Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Çocuğunuzun biyolojik ritmine saygı duyuyor musunuz?

Çocuğu birinci sınıfa başlamış bir anne-baba çaresizlik içinde yanıma gelmişti. Çaresizliklerinin sebebi; 19 kişilik sınıfta 18 kişi okuma yazmayı öğrenmiş, bir tek kendi kızları kalmış okumaya geçemeyen. Çalmadıkları kapı kalmamış, kimi “Disleksi var galiba çocuğunuzda” demiş. Kimi “Beyindeki kimyasal denge bozukluğundan” bahsetmiş.  Bütün bunlarla yetinmeyen anne, gittiği yerlerden birinde “Kızınıza kötü cinler musallat olmuş” diye duyunca film kopmuş…

Kocaman değil, henüz 6 yaşında bir kız çocuğunun okul hayatında başına gelenlerden bahsediyorum… Göz ucu ile şöyle bir baktım; utangaçtı… Bilirim ki kız çocukları bu yaşta böylesi utangaç olurlardı, sorun yoktu benim için. Adını sormak istedim, annesinin arkasına saklandı. Babası kolundan tutup saklandığı yerden çıkartırken “Amca adını soruyor, söylesene adını hadi…” demesi çocuğun içinde bulunduğu durumu özetlemeye yetti.
“Üzgünüm çocuklar sizler adına” demek geldi içimden, söyleyemedim…
“Siz dışarıda bekleyin isterseniz?” diye anne-babayı dışarıya davet ettim.

Çocuk öylece kalakaldı oturduğu koltukta… Kaygılı idi. Başına ne geleceğini bilememenin, ama kendinden büyük birisine de itaat etmesi gerektiğinin çelişkisi okunuyordu vücut dilinden.
Kendimi tanıttım. Güzel resim yapabildiğimden bahsettim. İsterse birlikte resim yapabileceğimizi söyledim. “Hı hı” diye başını salladı ürkekçe… Diz çökerek oturduk yere, sehpanın üzerine koyduğum kâğıda boya kalemleri ile ev yapmaya başladık…

Ben, yazı da yazabildiğimi söyledim. Çocuk, “Ben de yazıyorum ama biraz yavaş” dedi. “Olsun” dedim, “Ben de önceden yavaş yazıyordum. Hem yavaş yazınca bazen daha güzel oluyor” deyince gözlerime baktı, rahatladı. Sonra kaşlarını çatıp “Ama öğretmenim dedi ki hızlı yazmalıymışım. Hem ödevimi yavaş yapınca annem kızıyor.” derken, ülkemiz çocuklarının eğitim dramını anlatıyordu aslında…
İkimiz de önümüze yeni bir kâğıt aldık… Oturduğumuz yerde, benim söylediğim harfleri birlikte yazmaya başladık.

Küçücük parmakları ile nasıl da samimi çabalıyordu, içim burkuldu…
Üç-beş harfi yazdıktan sonra “Ben yazı da okuyabiliyorum” dedim.
Çocuk beni duymazdan geldi. Kalemle çizgi çizmeye devam etti. İncinmişliği vardı belli ki…
“Hatta ben, bu harfin hangi harf olduğunu bilebilirim” deyince başını kaldırdı, “Ben de bilirim, o A” dedi. Cesaret kazanmıştı. Çünkü kendini zorlamayan, ona uyum sağlayan bir yetişkin vardı yanında.
“Peki, bu hangi harf?” diye sordum, onu da bildi, diğerini de… “Hadi bu harfleri yan yana okuyalım dedim”, yavaş yavaş da olsa okudu.

“Ne güzel okuyorsun” dedim. Çocuk: “Ama annem sıkılıyor ben okurken. Babama diyor ki gel şu çocuğu sen okut, yoksa ben çıldıracağım.”
Dakikalarca gözlemledim, ne “disleksi” idi problemin adı, ne de “cin çarpması”. Aklı başında, narin bir kız çocuğu ve ona hitap edemeyen yetişkinlerin çatışması vardı ortada; “beklenti çatışması”… Çocuk, kendi biyolojik ritmi ile “edinerek öğrenmeye” çabalarken, anne-babanın bu hızı yavaş bulup hızlandırma gayreti, çocuğu sersemleştirmişti.

Çocuğu dışarı alıp anne-babayı yeniden davet ettim. Dikkat ettim ki anne babanın da biyolojik ritmi oldukça bozuk. Baba beni dinler iken ayaklarını sallayıp duruyor, anne konuşurken hızlı hızlı ve yutarak konuşuyordu…
Hâlbuki edinerek öğrenmenin en temel ilkesi; eğiticinin “sekine” halinde bir biyolojik ritme sahip olmasıdır.
“Aktif bir pasiflik”, eğiticinin en üstün özelliğidir.
Konuşurken, inci tanesi gibi kelimeleri tek tek çıkarmak… Yürürken, yavaş ve sükunet içinde yürümek… Göz göze gelindiğinde, gözlerle çocuğun gözlerine dokunacak kadar sakin bakmak, edinerek öğrenmenin olmazsa olmaz prensipleridir.
Kalıcı öğrenmenin önündeki en büyük engel; çocuğu hızlandırmaktır; “Hadi, hadi… Çabuk, çabuk… Herkes yaptı bir sen kaldın” gibi baskılar çocuğu psikolojik olarak gerdiği gibi, bilginin içselleşmesinin önünü de kapatır.
Çocuğa iyilik yapmak isteyen eğiticiler, onun biyolojik ritmine saygı duymalı. Belki kendilerinin bozulmuş olan biyolojik ritimlerini de “sekine” haline çevirerek çocuğun karşısına çıkmalıdır. Bu bir lüks değil, çocuk hakkıdır.

Adem Güneş

Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

18 farklı filozofa göre felsefenin tanımı

self_portrait_of_the_philosoph_by_viesturslinks

Socrates’ten Platon’a, Aristoteles’ten Descartes’e 18 filozofa göre felsefenin tanımı bu listede.

  1. Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.
    Socrates (Ölüm: M.Ö 399)
  2. Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır.
    Platon (M.Ö 427-347)
  3. Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir.
    Karl Jaspers (1883-1969)
  4. İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe.
    Aristoteles (M.Ö 384-322)
  5. Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir.
    Epikuros (M.Ö 341-270)
  6. Felsefe bir bilimdir ve geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir, felsefeyi kesin bir bilim yapmak için.
    Descartes (1596-1650)
  7. Felsefe tanrıyı bilmektir ve gerçek felsefeyle, gerçek din özdeştir.
    Augustinus (354-430)
  8. İnanılanı anlamaya çalışmaktır.
    Anselmus (1033-1109)
  9. Felsefe yapmak doğru düşünmektir.
    Thomas Hobbes (1588-1679)
  10. İnanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.
    Pierre Abélard (1079-1142)
  11. Deney ve gözleme dayanan bilimsel veriler üzerinde düşünmektir.
    Francis Bacon (1561-1626)
  12. Felsefe, genelleştirilmiş bir matematiktir.
    Baruch Spinoza (1632-1677)
  13. İnsan zihninin mahiyetini incelemektir.
    David Hume (1711-1776)
  14. Felsefe duyumların bilgisidir.
    Étienne Bonnot de Condillac (1714-1780)
  15. Gerçekte doğru olanı algılamaktır. Felsefe göklerden yere inerek, beş duyuyla kavranan konularla ilgilenmelidir.
    Gottfried Leibniz (1646-1716)
  16. Bütün düşüncelerimizin duyumlarımız ile gerçek alemden geldiğini kanıtlamaktır.
    John Locke (1632-1704)
  17. Tanrıdır konusu, tanrının kanıtlanmasıdır.
    Thomas Aquinas (1225-1274)
  18. Eleştiridir.
    Tommaso Campanella (1568-1639)
Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ

(14 KASIM DOLUNAY 2016)

Merhabalar,

NASA, 14 Kasım gecesi 21. yüzyılın en yakın Süper Ay’ına şahitlik edeceğimizi açıkladı. Bilim insanlarına göre; gerçekleşecek “Süper Ay”  son 70 yıldır insanlığın gördüğü en yakın ay görüntüsü olacak. Ay, Dünya’ya en yakın noktaya ulaştığında yüzde 14 daha büyük ve yüzde 30 daha parlak görünecek.

Böyle özel bir zamanda iken,  ben de bir şeyler yazmak istedim.

Öncelikle Dolunay, girdiğimiz  bir sınavın bitişidir. Almamız gereken derslerdir. Sorulardır, yanıt bekleyen…Neyi öğrendik? Neyi Öğrenemedik? Hayatımıza öğrenmemiz gerekenleri ne kadar kattık? Tüm bunlar görünür olur. Hem bireysel olarak, hem de toplumsal olarak notlarımızı alır ve sonuçlarına katlanırız. İşte bu yüzden, dolunay muhakeme etmek, bırakılması gerekeni bırakmak  ve içinde erdem  içeren yeni yollar aramamız için uyarıdır, fırsattır.

Dolunay  14 kasım’da  22 derece Boğa burcunda gerçekleşiyor. An haritasına göre bakınca dolunay 1. Evde gerçekleşecek. Bu durum 1. Ev ve 7. Evi karşı karşıya getiriyor. Yani BEN/BİZ dengesi… Sanırım  ego konusuna bir bakmakta fayda var. Aklıma ilk olarak Şeytanın Avukatı filminde Al Pacino’nun  ünlü repliği geldi. “Kibir benim en sevdiğim günahtır” gerçekten kibir kötülüğün en rahat kullanabildiği yoldur,  ancak kibir sadece çevresine yaydığı zararlar  bir kenara, sahibine de büyük zarar  verir. Kibir  objektif değerlendirmeyi önler. Bu ise tüm din ve felsefelerin ortak noktası “kendini tanı” kavramının en büyük düşmanıdır. Diğer taraftan tamamen “biz” olmak ta çözüm olmaz, aşırı uzlaşı arayışı içinde “ben” den vazgeçmek, kimliksiz ve karaktersiz hale getirir. Yani bu dengenin sorgulanması bu dolunay açısından önemli olacaktır diye düşünüyorum.

Dolunayda 1. Ev Boğa Ay’ı  ve karşısında bulunan 7. Ev Akrep Güneş’i  “Huzur, güvenlik, maddi ve manevi değerleri”  ve “gizli, saklı, manüplatif, güç odaklı ilişkileri, adalet temalı müdahaleleri” karşı karşıya ve görünür hale getirecek. Yine 7. Ev de bulunan Merkür Yay’da zararlı konumda çalışıyor. Gazeteciler, muhalefet, din görevlileri ile ilgili mevzular, uluslar arası işbirlikleri, özellikle ticari ve askeri ilişkiler önemli  ve konuşulur, medyatik olacaktır. 10. Evde Kova’da bulunan Mars bilimsel alanda atılımlara ancak aynı zamanda özgürlük, eşitlik ve isyanın eylemselleşeceğine işaret etmekte. Kova açısından Uranüs konumuna da bakarsak 12 evde olması arka planda işleyen, görünmez düşmanlığa da işaret ediyor.  En büyük sınavları yapan Satürn ise; 8. Evde, ölüm, bankacılık ve örtük denebilecek konularda bizi deneyecek.

Dolunay haritasında ben en önemli alınması gereken derslerin 11. Ev de ve GAD ile kavuşumlu Neptün gezegenin de olduğunu düşündüm. Neptün bu konumda; uyuşmuş, ilüzyon içinde ki  geniş kalabalıklara işaret ediyor. Gad ile ilgili olması ise hem geçmişten gelen çözmemiz gereken olumsuz bağlarımıza dikkat çekiyor, hem de çözüm için KAD Başak tarzını referans veriyor. Yani artık; “akıllı, organize, somut değerler üreten, yapıcı, hizmet odaklı olmayı”  çıkış yolu olarak gösteriyor.

Son olarak; Dolunay Boğa burcunda olduğundan, bireysel bazda özellikle boğaz çevremizle ilgili konular hassas olacaktır. Bu konuda; yeme, içme vs. konularını da sorgulamamız, ifademizi değerlendirmemiz iyi olabilir… Ayrıca materyeli en iyi kullanan burç olduğu için “biriktirmek” ve “aşırı satın almak” “israf” etmek gibi kusurlarımıza bir göz atmak fena olmayabilir… Şükretmeyi öğrenmek, uygulamak ve çevremize paylaşımcı olmak, ihtiyaç sahibi tüm canlıları aramak ve maddi manevi yardımcı olmak bu dolunay için hepimize olumlu etkiler verecektir diyorum.

Arayan için her zaman yeterince aydınlık ve karanlık vardır. Sevgilerle…

Birsen SUNGURAY

Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Dalai Lama Dedi ki ;

 

“Tibet dilinde bir söz vardır; ‘Acılar, güç almak için kullanılmalıdır’ denilir. Hangi zorluk olursa olsun, tecrübe ne kadar acı verici olursa olsun, asıl felaket umudu kaybetmektir.”
1. En sevdiklerinize bile bir gün gidebilme özgürlüğünü verin ki geri dönmek ve kalmak için bir sebepleri olsun.

2. Zamanın önünde durmak mümkün değil. Bir hata yaptığımızda, zamanı geri alıp yeniden baştan başlayamayız. Yapabileceğimiz tek şey, şimdiki zamanı iyi kullanmak.

3. Açık bir yürek, açık bir zihindir.

4. Kendi içimizde barış yapmadan dışarıyla barışı sağlayamayız.

5. Asıl hedef diğerlerinden daha iyi olmak değil, eski halinizden daha iyi olmaktır.

6. Bir göz, diğer göz içindir. Bu da demek oluyor ki, aslında hepimiz körlerdeniz.

7. Bir kaşık, içindeki yiyeceğin tadını alamaz. Aynı şekilde, budala bir kişi bilgelikle yaklaşmadığı sürece bilge bir kişiyi anlayamaz.

8. Tibet dilinde bir söz vardır; ‘Acılar, güç almak için kullanılmalıdır’ denilir. Hangi zorluk olursa olsun, tecrübe ne kadar acı verici olursa olsun, asıl felaket umudu kaybetmektir.

9. Hayatta en hakiki ilişki; karşındakine duyduğun sevginin, ona duyduğun ihtiyacın ötesine geçtiği sevgidir.

10. Her sabah uyandığında kendine şunları söylemeyi unutma: Bugün de uyandığım için şanslıyım, kıymetli bir hayatım var ve bunu boşa harcamayacağım, tüm enerjimi kendimi geliştirmek, kalbimle başkalarına da ulaşmak, herkesin iyiliğini sağlayacak şekilde aydınlanmak için kullanacağım. Başkalarına karşı iyi niyetli olacağım, başkalarına sinirlenmeyeceğim veya onlar hakkında kötü düşünmeyeceğim.

11. Tüm iyiliklerin kökleri, şükretmenin topraklarındadır.

12. Sessiz kalmak bazen verilecek en iyi yanıttır.

13. Gerçek kahraman, kendi öfkesinin ve nefretinin üstesinden gelebilendir.

14. Özgürlük mücadelemizde tek silahımız dürüstlüktür.

15. Kuralları iyi öğren, böylece onları işe yarar bir şekilde yıkabilirsin.

16. Sevgi ve merhamet lüks değil ihtiyaçtır. Onlar olmadan insanlık ayakta kalamaz.

17. İyimser olmaya çalışın, daha iyi hissedersiniz.

18. Karşılaştığımız zorluklara karşı kayıtsız kalmak, kabul edilemez bir şey. Yapmamız gereken şey sonuna kadar direnmek ve asla vazgeçmemek.

19. Bu hayattaki birinci amacımız, başkalarına yardım etmek. Eğer yardım edemiyorsanız, en azından canlarını yakmayın.

20. Eğer bir problemin çözümü varsa, yapılabilecek şeyler hala bitmediyse, o zaman endişelenmeye gerek yok. Eğer çözüm yoksa, endişelenmenin de bir faydası yok. Yani, endişenin hiçbir koşulda hiçbir faydası yok.

21. Mutluluğun kaynağı ne para, ne de güç. Mutluluğun kaynanığı sıcak kalplilik.

22. Benim dinim bu. Tapınaklara, karmaşık bir felsefeye gerek yok. Kendi zihnin, kendi kalbin senin tapınağındır. Felsefen, kendi sevecenliğindir.

23. Başarılarınızı, onları kazanmak için nelerden vazgeçtiğinizle ölçün.

24. Bir şeyin her açıdan olumsuz olması imkansız veya çok nadirdir.

25. Her nefes aldığınızda kendinizi, her nefes verdiğinizde de başkalarını sevin.

26. İnsanlar, hayatta tatmin ve mutlu olmak için farklı yollar seçer. Onların sizinle aynı yolda olmamaları, yollarını kaybettikleri anlamına gelmez.

27. Dinin tek amacı sevgi ve merhameti, sabrı, hoşgörüyü, tevazuyu ve bağışlayıcılığı kolaylaştırmaktır.

28. Doğru davranışları sergileyebilirsen, düşmanların senin en büyük manevi öğretmenlerin olur çünkü onların varlığı senin hoşgörü, sabır ve bilgeliğini geliştirmeni sağlar.

29. Biz farkında olsak da olmasak da her şeyin altında tek bir soru yatar: Hayatın amacı ne? Her insan doğduğu andan itibaren mutluluğu ister, acı çekmekten kaçar. Bunu ne sosyal şartlar, ne eğitim seviyesi ne de ideolojik şartlar değiştirebilir. Varlığımızın en temelinde hepimiz sadece mutlu olmak istiyoruz. Asıl önemli olan, mutluluğu neyin getireceğini keşfetmek.

30. Aradığımız sükunet ve mutluluğu sağlayacak tek şey, merhamet ve anlayıştır.

31. Büyük sevgilerin ve büyük kazançların büyük riskler sayesinde elde edilebildiğini hesaba katmayı unutmayın.

32. Çocuklara bakın. Tabii ki hepsi kavga ediyordur ancak genellikle yetişkin olana kadar kötü düşüncelerini içlerinde beslemek yerine konuşarak dışarı atarlar. Birçok yetişkin, çocuklara göre daha eğitimli olma avantajına sahiptir. Ancak gülümseyen bir yüzün arkasında derin negatif duygular barındırırken eğitimin ne önemi var ki? Çocuklar böyle yapmaz. Onlar birine kızdıklarında, bunu ifade ederler ve geçip gider. Ertesi gün aynı kişiyle yeniden oyun oynayabilir.

33. İnsanın kendi mantığında ve eleştirel yaklaşımında her zaman nihai bir otorite olmalıdır.

34. Evreni düşündüğünüzde, bir insanın yaşamı zayıf bir bip sesinden farksız. Bu dünyada her birimiz geçici misafirleriz ve bir süreliğine kalacağız. Bu kısacık zamanı yalnız, mutsuz veya rakipleriyle çatışma içinde geçirmek ne kadar büyük bir budalalık.

35. Bildiklerinizi paylaşın. Bu, daha ahlaklı olmanın bir yoludur.

36. Bir hata yaptığınızı fark ettiğinizde, hemen düzeltmek için adım atın.

37. Gelin, her bir günün ne kadar değerli olduğunu anlayalım.

38. Dünya barışı, içsel barışla başlamalıdır. Barış, sadece şiddetin olmaması anlamına gelmez. Barış, bana göre, insan merhametinin ortaya çıkmasıdır.

39. Tüm acılar bilgisizlikten kaynaklanır. İnsanlar kendi kişisel tatminleri veya mutluluklarının peşinden giderken, başkalarına acı verir.

40. Merhamet dini bir şey değildir, insani bir şeydir. Lüks değildir, kendi barışımızı ve zihinsel istikrarımız, insanlığın var olması için hayati öneme sahiptir.

41. Tüm temel dini geleneklerin amacı dışarıya büyük ibadethaneler inşa etmek değil, insanların içine iyilik ve merhamet inşa etmektir.

42. Mevcut toplumumuzun sorunlarından biri de eğtimin bizleri daha zeki, daha becerikli yapacağını sanmamız. Günümüzde toplumumuz bunun altını çizmese de eğitim ve bilginin en önemli yönü, bizleri daha faziletli şeylere ve zihinsel disipline yönlendirmesidir. Zekamızı ve bilgimizi en iyi şekilde kullanmak için iyi kalpli değişiklikler sağlayabiliriz.

43. İster insan, ister hayvan olsun, bu dünyadaki tüm canlılar hem kendi izlediği hem de dünyanın peşinden gittiği yola ve güzelliklere katkı yapmalıdır.

44. Mutluluk hazır bir şey değildir, sizin eylemlerinizle oluşur.

45. Gerçekten merhametli olmak, karşınızdaki size nagtif yaklaşsa veya sizi kırsa bile aynı şekilde davranarak sağlanır.

46. Sayısız galaksileri, yıldızları ve gezegenleriyle tüm bu evrenin derin bir anlamı olup olmadığını bilmiyorum. Ancak en azından bu yeryüzünde yaşayan insanlar olarak görevimizin, kendimizi daha mutlu etmek olduğunu biliyorum.

47. Siz ne kadar çok sevgiden beslenirseniz, eylemleriniz de o kadar korkusuz ve özgür olacaktır.

48. İnsan potansiyeli herkes için aynıdır. Eğer “Ben çok değersizim” diye düşünüyorsanız, bu yanlıştır. Kendinizi kandırıyorsunuz demektir. Hepimizin belli bir düşünce gücü var, peki o zaman sizde eksik olan ne? Eğer irade gücüne sahipseniz, değiştiremeyeceğiniz hiçbir şey yok. Kendi kendinizin efendisi sizsiniz.

49. Bir günde ne uzay istasyonu ne de aydınlanmış bir zihin ortaya çıkabilir.

50. Eski dostlar geçer, yenileri ortaya çıkar. Aynı değişen günler gibi. Eski bir gün geçer, yeni bir gün doğar. Önemli olan, bunu anlamlı hale getirebilmektir. Hem anlamlı bir arkadaşlık hem de anlamlı bir gün…

Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İnsanlar, insanlara hasret yaşarlar.

insanlar-insanlarin-icinde-insanlara-hasret-yasarlar-ozdemir-asaf
İnsanlar, insanların içinde,
İnsanlara hasret yaşarlar…

Özdemir ASAF

Şiir, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Minimalizmi Felsefe Olarak Belirlemeniz İçin 21 Adım

  • Gardrobunuza bakıp ne giyeceğinizi seçmeye saatlerinizi harcadığınız halde yine de “giyecek hiçbir şeyim yok!” mu diyorsunuz?
  • Toz alırken tek tek tüm bibloları kaldırıp indirmekten gına mı geliyor?
  • Yazlıkları, kışlıkları, battaniye ve pikeleri evin neresine sokacağınızı şaşırıyor musunuz?
  • Sürekli yapmanız gereken şeyleri düşünüp ama yapmayıp kendinize mi sinirleniyorsunuz?
  • Gün içinde nereye koşacağınızı, kaça bölüneceğinizi şaşırıyor ve “neden gün 24 saat ki!” diye sinirleniyor musunuz?
  • Sosyal medya profillerinizden gün içinde bir sürü ileti, e-posta mı alıyorsunuz?
  • O sosyal medya kanallarından aslında çok da umurunuzda olmayan ya da sizi üzen insanların tatilde çektiği ayak fotoğraflarından sıkıldınız mı?
  • Ormanları, doğayı seviyorsunuz ama tükettiklerinizi düşününce vicdan azabı mı çekiyorsunuz?

Eğer bu soruların pek çoğuna “evet” dediyseniz, minimalizm ile tanışma zamanınız gelmiş demektir.
İnsanlık tarihinde başarılı olmuş insanların hayatlarında minimalizm tercihinin tesadüf olmadığını görmek zor değil. Steve Jobs yıllarca aynı kıyafeti kombosunu giymiş. Einstein’da minimalist düşüncenin destekçilerindenmiş. Stiliyle ikonlaşmış kişiler ya da moda tasarımcıları da genelde tek tip giyinir, dikkat edin. Demek ki bu insanların bir bildikleri var!

1. Şu mottoyu bir yere yazın: “Daha az eşya, daha çok anı”

Şu mottoyu bir yere yazın: “Daha az eşya, daha çok anı”

Ne kadar çok eşyanız olursa, o kadar çok onların bakımına, temizliğine, düzenlenmesine, saklanmasına zaman ve para ayırmanız gerekir. Bir düşünün; en çok gitmek istediğiniz ülkeye bir seyahat yapabilmeyi ve bir ömür hatırlayacağınız anılar biriktirmeyi mi tercih edersiniz yoksa bir süre sonra eskitip atacağınız yeni bir eşya satın almayı mı?

2. Tarzınızı ve ihtiyaçlarınızı belirleyin.

Tarzınızı ve ihtiyaçlarınızı belirleyin.

Bu çok kolay bir adım değil. Zamana ihtiyacınız var. Yaşam tarzınızı düşünün; otobüsle işe gidip geliyorsanız onca topuklu ayakkabı niye? Ya da Ankara’da yaşıyorsanız neden dolabınız mayo dolu olsun? Sevmediğiniz ya da kırk yılın başı giyeceğiniz şeyleri sırf moda diye -bkz. göbeği açık bluz- satın almayı bırakın. En sevdiğiniz renkleri belirleyin ve onların dışına çıkmayın. Bu konuda nötr renklere güvenin; siyah, beyaz, bej, gri gibi nötr renkler ve dümdüz, desensiz giysiler daima kurtarıcıdır. Sizin için kullanışlı olacağını düşündüğünüz giysilerin bir listesini yapın. Bakın, Audrey Hepburn sadece simsiyah bir kıyafetle ne kadar da zarif şu fotoğrafta. Niye? Çünkü o Audrey Hepburn. Şaka şaka, çok yalın olduğu için zarif diye örnek verdik.

3. Bütün dolabınızı indirip tek tek eleyin.

Bütün dolabınızı indirip tek tek eleyin.

Evet. Üşenmeyin. İndirin o dolabı. Alıp da son 1 yıldır hiç dokunmadığınız şeyler, bir nedenle sizin işinizi görmüyor, mutlu etmiyordur. İlk başta biraz zor gelebilir ama acımayın; son bir yıldır giymediyseniz, muhtemelen önümüzdeki yıl da giymeyeceksinizdir. İyi durumda olanları yıkayın, ütüleyin, onarın ve sizden daha fazla ihtiyacı olan birilerine verin. Verdiğiniz giysilerin nesini sevmediğinizi de bir yere not edin: tam olmuyordu, kumaşı rahatsız geldi, desenini sevmedim vs. diye. Daha sonra bu listeye de ihtiyacınız olacak.

4. Listesiz alışverişe çıkmayın.

Listesiz alışverişe çıkmayın.

Daha önce yazdığınız o iki liste var ya? Hah, alışverişe giderken işte onu yanınıza alın. Böylece gerçekten işinize yarayacak olanları satın almış olacaksınız. Sadece işe yarayan şeyleri satın aldıktan sonra, diğerlerine aslında o kadar da ihtiyaç duymadığınızı fark edeceksiniz. Kendinize hakim olun! Fuşya rengi moda olabilir ama listenizde yoksa seneye çöp olacak demektir.

5. Daha az satın alın, ama daha iyisini alın.

Daha az satın alın, ama daha iyisini alın.

Böylece zamanla daha az satın almaya başlayacaksınız; daha az satın almak demek, daha fazla para biriktirebilmek ve daha az borca girmek demektir. Karın tokluğuna çalıştırılan zavallı Çinli işçiler tarafından üretilmiş ve ucuza satın aldığınız 10 tane polyester bluzunuz olacağına, 2 tane daha pahalı ama daha etik şartlarda üretilmiş ve doğal malzemeden yapılmış bluzunuz olsun.

6. Son 4 maddeyi, evinizin diğer alanları için de yapın.

Son 4 maddeyi, evinizin diğer alanları için de yapın.

Mutfak dolabını açınca üzerinize yığılan yüzlerce saklama kabı, cici bulup aldığınız ama kullanmadığınız on farklı kek kalıbı, hediye gelen ama desenini sevmediğiniz o bardak seti, artık dinlemediğiniz CD’ler, bitirdiğiniz ve bir daha okumayacağınız kitaplar, bir ara heves edip aldığınız ve depoda tozlanan boks eldivenleri… Hepsini bir köşeye ayırın. Atılacakları da atın (pilleri ve elektronikleri normal çöpe atamazsınız, aman dikkat!).

7. “Armağan Ekonomisi” ile tanışın.

“Armağan Ekonomisi” ile tanışın.

Emin olun, ayırdığınız bu eşyaların hepsine sizden daha fazla ihtiyaç duyan birileri vardır. Bunları verebileceğiniz yerleri araştırın. İnternetten, “Armağan Ekonomisi”, “Hediye Çemberi”, “Takas Pazarı” gibi terimleri inceleyin ve oluşumlara katılın. Pahalı ürünler ise, ikinci el dükkanlarına satabilirsiniz ya da internetten satıp kara geçebilirsiniz!

8. Eşyalara uyguladığınız bu adımları, şimdi de yaşamınızın diğer yanlarına uygulayın.

Eşyalara uyguladığınız bu adımları, şimdi de yaşamınızın diğer yanlarına uygulayın.

Aynen bu şekilde bir taşın üstüne oturup (taş soğuk olmasın) düşünün. Nelere vakit ayırıyorsunuz? Hangi ilgi alanlarına ya da hobilere sahipsiniz? ’taki insanların kaçıyla görüşmekten gerçekten keyif alıyorsunuz? Kariyer planlarınız ne? Kendinize gün içinde boş vakitler yaratın ve bu konuları iyice bir düşünün. Acaba yüzlerce oyuncak ayı satın almanızın altına yatan esas ihtiyaç, birilerinden şefkat görmek miydi?

9. İyice düşündünüz mü? Güzel. Şimdi Kullanmadığınız tüm sosyal medya hesaplarını kapatın.

İyice düşündünüz mü? Güzel. Şimdi Kullanmadığınız tüm sosyal medya hesaplarını kapatın.

Üşenmeyin, hepsinden bir bir çıkın. Sadece en çok kullandığınız 1-2 tanesi dursun. Onlarca blog açtıysanız onları da kapatın. Aklınız kalmasın oralarda. Hem her gün gelen güncelleme mailleri yüzünden gelen kutunuz da dolmaz.

10. Sosyal medyada “arkadaş detoxu” yapın.

Sosyal medyada “arkadaş detoxu” yapın.

“Kalsın” dediğiniz hesapların içinden, “arkadaş detoxu” yaparak aslında çok da görüşmek istemediğiniz insanları silin. Oh… Zor oldu ama yaptınız. Artık Maldivler’e gidip ayak fotoğraflarını gönderen ama aslında sizi hiç arayıp sormayan o gıcık tipten kurtuldunuz. Listenizde sadece, gerçekten önemsediğiniz ve sık sık görüştüğünüz insanlar var. Bir gün size gelip de “neden sildin?” diye soracaklarını sanıp korkmayın. Sormayacaklar. Zaten umurlarında değildiniz.

11. E-postanızı, SMS’lerinizi, telefon rehberinizi de temizleyin.

E-postanızı, SMS’lerinizi, telefon rehberinizi de temizleyin.

İlgilenmediğiniz yerlerden gelen onca reklam, onca mesaj, rehberinizi işgal eden onca şey… Ne gerek var? Bunların hepsi zihnizi siz farkında olmadan çok yoran ve dikkatinizi dağıtan şeylerdir. Silin veya abonelikten çıkın.

12. Bütün sorumlulukları üzerinize almak zorunda değilsiniz.

Bütün sorumlulukları üzerinize almak zorunda değilsiniz.

Her yere yetişmek zorunda değilsiniz. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Evinizi bal dök yala yapmak, her akşam okuldan çocuğu kendiniz almak, üniversitede çift dal yapmak zorunda değilsiniz. Ana ihtiyaçlarınızı ve gerçekten ne yapmak istediğinizi belirleyin ve zorunlu olanlar için size yardımcı olacak birilerini bulun. Tüm sorumlulukları üzerinize alırsanız, insanlar size yardımcı olmaları gerektiğini anlamayabilirler.

13. Toplumun sizden beklediği her şeyi, ideal şekilde yapmak zorunda değilsiniz.

Toplumun sizden beklediği her şeyi, ideal şekilde yapmak zorunda değilsiniz.

Herkes size “artık evlen” diyor ama siz belki de dünyayı gezmek istiyorsunuz. “Çocuk yap” diyor ama siz hazır hissetmiyorsunuz. “Daha müdür olamadın mı” diye soruyor ama siz bambaşka bir kariyer istiyorsunuz. Tüm bunlar arasında gidip gelip kendinizi sorguluyorsunuz. Bırakın insanların düşüncelerini… Bu hayat sizin hayatınız. Onu hiç kimsenin isteklerine göre yaşamayın.

14. Hobileriniz için hırs yapmayın.

Hobileriniz için hırs yapmayın.

Hem süper bir müzisyen, hem müthiş bir aşçı hem acayip bir buz pateni sporcusu olmak zorunda mısınız? Veya olmak için kendinizi ne tür bir strese sokuyorsunuz? Halbuki çok basit şeyler bile insanı mutlu edebilir. Doğada yürümek, arkadaşlarınızla vakit geçirmek, müzik dinlemek…İlgilendiğiniz hobileri gerçekten zevk aldığınız için mi yapıyorsunuz yoksa kendinizi o hobiyi “mükemmel” şekilde yaparak başarıya ulaşmak için zorluyor musunuz? Bunu ayırt etmek ilk başlarda zor olabilir. Ama bu soruyu kendinize gerçekten çok içten bir şekilde sorun. Geriye, sadece sizi mutlu eden aktiviteler kalsın. Kendinize karşı samimi olun.

15. Sıra geldi, dilinizdeki çer-çöpe…

Sıra geldi, dilinizdeki çer-çöpe…

Sürekli şikayet ediyoruz, başkalarını suçluyoruz, dedikodu yapıyoruz, trafikte bağırıp çağırıyoruz, laf olsun torba dolsun diye konuşuyoruz, deyimleri olur olmaz her yerde kullanıyoruz, insanları kırıyoruz, tersliyoruz, kendimizi yanlış ifade ediyoruz… Belki de bu kadar çok olumsuz konuşma, düşüncelerimizi de kirletiyor olabilir. Aslında orada olmayan şeyleri abartarak kendimizi yoruyor olabiliriz. 1 gün boyunca hiç şikayet etmemeyi deneyin. Hatta buna “şikayet orucu” deyin. Bakalım günün sonunda nasıl hissedeceksiniz!

16. Daha etik yaşayın, gece başınızı yastığa huzurla koyun.

Daha etik yaşayın, gece başınızı yastığa huzurla koyun.

“Çinli işçiler tarafından üretilmiş polyester bluz” ifademizi hatırlayın. Hayatınızda bunun gibi dikkatsizce yaptığımız o kadar çok yanlış seçim var ki… Örneğin ülkemizde halen çöp ayrıştırma meselesi doğru düzgün uygulanamıyor. Halbuki daha az tüketmek kadar, tükettiklerimizin gittiği yeri takip etmek de önemlidir. Neden kendi mahallenizde herkesin işine yarayacak bir akım başlatmayı denemiyorsunuz? İlk ipucunu verelim: Depolarda çürümeye terk edilen bebek arabaları için bir sistem bulabilirsiniz. (Hepsi çok pahalı şeyler, biliyorsunuz değil mi?)

17. “Eyvah! Mideme girenler konusunda minimalist olamıyorum!”

“Eyvah! Mideme girenler konusunda minimalist olamıyorum!”

Hayatımızın her alanını kıvır zıvırdan arındırdık. Peki ya midelerimize giren abur cuburlar? Kıyafetlerde nasıl “az sayıda ama kaliteli” ilkesini benimsediysek, bu konuda da aynısını yapmamız gerekiyor. Almış olmak için almak, konuşmuş olmak için konuşmak, yapmış olmak için yapmak nasıl kötüyse, yemiş olmak için yemek de kötü. Bunu kabul etmeliyiz… Daha kaliteli ama az miktarda yemek yedikçe, yediğiniz yemeklerden çok daha fazla keyif aldığınızı keşfedeceksiniz. İşin ucunda sağlık var!

18. Zamanınızı nasıl harcadığınızı fark edin.

Zamanınızı nasıl harcadığınızı fark edin.

Yukarıdakilerin hepsini yapıp da, hala “Hiçbir şeye yetişemiyorum!” diyorsanız, zamanınızı etkin kullanmıyor olabilirsiniz. Belki de internetin başında gereğinden fazla kalıyorsunuzdur? Belki de televizyona takılıp tüm geceyi boşa geçiriyorsunuzdur? Bir gün içinde nelere zaman ayırdığınıza dikkatinizi verip bulgularınızı bir kenara yazın. Aslında ne kadar çok şeye zaman kaldığını görüp şaşıracaksınız.

19. Aynı anda birden fazla iş yapmayın.

Aynı anda birden fazla iş yapmayın.

Kimse kusura bakmasın, bunun adı “becerikli” olmak değildir. Araba kullanırken telefonla konuşmazsanız ve indiğinizde arayan kişiyi geri ararsanız, emin olun öbür taraftaki kişi kalp kırıklığından ölmez. Ama o telefonu cevaplamaya çalışırken siz -ve arabadaki diğerleri- kaza yapıp ölebilirsiniz. Yaptığınız işe dikkatinizi vermek için, diğer işleri yapmayı bırakın.

20. Sessizliğin tadını çıkarın.

Sessizliğin tadını çıkarın.

Kendinize arada sırada kaçabileceğiniz sessiz bir zaman dilimi yaratın. Sadece yarım saat ya da bir saati kendinize ayırın. İster dua, ister meditasyon… Hiçbir iş yapmadan, öylece aklınızla baş başa kalın. Kafanızın içindeki dalgaların durulduğunu, zamanla daha sakin bir insan olduğunuzu fark edeceksiniz.

21. Son olarak: Sahip olduğunuz şeyler için minnettar olun.

Son olarak: Sahip olduğunuz şeyler için minnettar olun.

Cicero ne demiş: “Bir kütüphane ve bir bahçeniz varsa, ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz demektir.” Tabii herkesin ihtiyaçları değişebilir. Ama siz de gerçekten sizi en mutlu eden şeyleri düşünün ve bunlara sahip olduğunuz için şükredin. Ve unutmayın, minimalizm bir yaşam tarzı ve bir süreçtir. Öyle pat diye olmasını beklemeyin. Zamanla azaltın ve azaltmanın sizi ne kadar özgürleştirdiğini fark edin…
Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Özgürlük sorumluluk gerektirir.

sigmund-freud

İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.

Sigmund Freud

Güzel Sözler, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

İnanılmaz bir fırsat.

inanilmaz-bir-firsat

Biri size inanılmaz bir fırsat sunuyorsa, fakat yapabileceğinizden emin değilseniz “EVET” deyin.

Richard Branson

Güzel Sözler kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sadelik en yüksek gelişmişlik düzeyidir.

sadelik-en-yuksek-gelismislik-duzeyidirSadelik en yüksek gelişmişlik düzeyidir.

Leonardo da Vinci

Güzel Sözler, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Akıllısın…İşine Yarıyor mu Bari?

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN EDWARD  İYİ Kİ VARSIN

18 Ağustos Edward Norton’ın yaş günüymüş. Bunu fark edince ve de  en sevdiğim, favori oyunculardan biri olması nedeniyle bir yazı yazmaya karar verdim. Bir çok filmini izlediğim Edward Norton’ın , bu filmleri hakkında duygu düşüncelerimi paylaşarak, ben de bir nevi zamanda yolculuk yapmayı planlıyorum :)  Sanırım sizlerde sevdiğiniz bir şarkı ya da filmle bunu yapıyorsunuz değil mi?

Edward Norton ilk önemli başrolünde Primal Fear’de oynamıştı.(1996)  Açıkcası filmi izleyen herkes iyi oyunculuğu konusunda hem fikir olmuştu. (ben hariç) Öncelikle bu filmin çok güzel bir müziği vardır. Bence mutlaka dinlemelisiniz. Bu film  “Özel Bir Kadın” filminden sonra Richard Gere’in adeta karizmasını  sergilemek amaçlı bir filmdi. Film de Norton, Gere’i çok fena  şekilde kandırıyordu. Aslında senaryo da ki bu mevzu ise biraz “Olağan Şüpheliler” filmi ile benzerlikler gösteriyor.

https://www.youtube.com/watch?v=UzWeU7_V2KY

Bu film sonrasında Edward Norton’ı  Rounders  yada Türkçeye “Tutku ağı” ismiyle çevrilen filminde izledim. Bu filmde Matt Damon yetenekli (Can Dostum etkisi sürüyordu hala) ama eskiden kumara filan karışmış tövbeli iyi çocuğu oynuyordu. Edward Norton ise ona bol sorun, aksiyon yaratan kötü çocuğu. Bu ikili karşılıklı tam bir yin&yang dengesi kurmuşlardı. Karşılıklı oyunları özellikle beraber oynadıkları sahnelerde çok iyiydi. Aslında ortakla oynama konusunda Matt Damon iyidir. Can Dostum filminde ki oscarını oyunculuk değil, Ben Affleck’le beraber senaristlik üzerine almıştı.

”poker masasında ilk yarım saatte yolunacak enayinin kim olduğunu anlayamazsanız, o enayi sizsiniz demektir.”

Ve işte budur dedirten flm; “American History X” Türkçeye “Geçmişin Gölgesinde” adıyla çevrildi.

Aslında film ırkçılık karşıtı bir film ( bu sinemanın klişe bir konusu gibi gelse de) Irkçılığı özellikle bazen aşırı  şiddet sahneleriyle bu konuya romantik bakanlara;  insanlık dışına çıkmayı veya etme-bulma dengesi ,  dostluk  gibi kavramları sorgulatmıştır. Gerçekten  film çok başarılıdır ama en çok bu başarıyı  başrol oyuncusu Edward Norton’ın  üst düzey performansına borçludur.

https://www.youtube.com/watch?v=XfQYHqsiN5g

Evet sırada “Fight Club” var. “Dövüş Klübü”  tabiî ki… Bu filmle Edward Norton kült bir filmde başrol oyuncusu oldu. Film ünlü sıra dışı yazar Chuck Palahniuk a ait bir eserdir. Edward Norton’ın oynadığı rol için ilk düşünülen oyuncu Russell Crowe olmasına rağmen, rol  Edward Norton’a gitmiştir. (Bence böylesi çok daha iyi) Filmin yönetmeni David Fincher ise Fight Club’a kadar yine iki çok önemli film çekmişti. Bunlar Yine Brad Pitt’le “Seven” ve yine çok iyi bir oyuncu olan Sean Penn’le  “Game” di. Yani son olarak, bu film için her alanda yıldızlar buluşması  denilebilir.

“Eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakmışsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş.”

“Sahip oldukların zamanla sana sahip oluyor.”

“Burada yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. Bu potansiyeli görüyorum ve hepsi heba oluyor. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyoruz.”

“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok, ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş, en büyük buhranımız hayatlarımız.”

 “Dövüş kulübünün ilk kuralı:kulüpten sözetmemek

2.kuralı:kimseye kulüpten sözetmemek
3.kuralı:Ayakkabı t-shirt yasak
4.kuralı:Dövüşler tek tek yapılır
5.kuralı:Dövüşte iki kişi vardır
6.kuralı:Biri pes derse sakatlanır ya da bayılırsa dövüş sona erer
7.kuralı:Dövüş gerektiği kadar sürer
8.kuralı:Dövüş kulübündeki ilk gecenizse dövüşmek zorundasınız”

 “Sizler özel değilsiniz,
Sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan
Kar tanesi de değilsiniz,
Sizler işiniz değilsiniz,
Sizler paranız kadar değilsiniz,
Bindiğiniz araba değilsiniz,
Kredi kartlarınızın limiti değilsiniz,
Sizler iç çamaşırı değilsiniz,
Sizler her şey gibi çürüyen birer organik maddesiniz…
Bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden yeri geldiğinde dalga geçen yeri geldiğinde gülüp geçen pislikleriyiz.”

https://www.youtube.com/watch?v=bY0NE5hovTc

Ve günlerden bir gün,  izlediğim bir filme hayran kaldım. Bu film “Cennetin Krallığı” idi. Bazen kendi kendime  En Enler yaparım. En sevdiğim filmler;  İlk 10 gibi. Ya da en sevdiğim şarkılar; ilk 5 gibi. Sanırım Cennetin Krallığı benim ilk 10’da her zaman yer vereceğim bir filmdir. BU filmi izledikten sonra yazılar akarken (Filmin yazılarını da okumayı severim bu arada) Oyuncularda bir Edward Norton idi. Gerçekten şaşırdım,   çünkü film boyunca hiç görmemiştim. Neyse; Edward Norton bu filmde Cüzzam hastalığından muzdarip kralı oynuyordu. Bir maskenin arkasından bile oynasa, çok iyi bir oyunculuk sergilemişti…

https://www.youtube.com/watch?v=XDrvdtgpu4M

Bu filmde bazı müziklerin Kardeş Türküler tarafından seslendirildiğini belirtmek isterim.

Birçok repliği ise üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektirir.

“Kudüs’ü bulmak kolaydır. İnsanların İtalyanca konuştukları yere git. Ardından başka bir dilin konuşulduğu yere kadar git.  Orada, doğduğun kişi olmazsın, kendi içinde olduğun kişi olursun. Yeni bir dünya. Daha iyi bir dünya. Bir Cennetin Krallığı. Vicdanlı bir dünya…”

“Nemo vir est qui mundum non reddat meliorem “  (Dünyayı daha iyi yapmayan insan, insan değildir.)

“Bir kral bir insanı yönetebilir. Bir baba oğul dünyaya getirebilir. Ama unutma, seni yönetenler kral dahi olsalar ya da güce sahip olsalar, ruhun herzaman sana ait olur. Tanrı’nın önüne çıktığında: “Bana bunu başkaları emretmişti.” ya da “Erdemli olmak beklenen şey değildi.” diyemezsin bu yeterli olmaz. Sakın unutma!”

“Din kelimesine fazla anlam yükleme. Din kelimesinin arkasına saklanan kaçıkların Tanrı adına her türlü kötülükleri yaptığını gördüm. Kutsallık, doğru hareketi yapmaktır ve cesaret kendini savunamayacak durumda olanları savunmaktır. Ve iyilik – Tanrı’nın istediği şey – [başını işaret ederek] burada ve [kalbini işaret ederek] buradadır. Ve her gün yapmaya karar verdiğin şey, seni iyi bir insanı yapar, [gülümseyerek] ya da yapmaz.”

2006 da Edward Norton iki önemli filmde oynadı. İlki bir çoğumuzun bildiği “Sihirbaz” filmiydi. Bu film bir dönem filmi gibi ama aynı zamanda bu dönem bir geçiş dönemi üzerine… Geçiş dönemleri insanların zaten yanılsamalı baktıkları dönemlerdir. Ki  şu tarihlerde de, sık sık bir geçiş döneminde yaşadığımızı düşünüyorum. Tabii ki neye, nasıl , ne kadar inanacağını bilmeyen insanlar var J Sihirbaz gibi bir film için, uygun bir atmosfer var filmde. Bence çok iyi bir film ve çok iyi oyunculuklar söz konusu olmasına karşın,  yine benzer bir atmosfer sunan “Prestij” filmiyle aynı yıl çekilmesi  bu film açısından kötü olmuş diyebilirim.

2006’da ki diğer filmi ise yine bir dönem filmidir. Film klasik bir W.Somerset  Maugham romanı olan Painted Veil’den uyarlanmıştır. Film Sanghay ve Mei Tan Fu ‘da geçmektedir. Özellikle kadın, erkek ve sevgi kavramı üzerine çok güzel bir filmdir.

https://www.youtube.com/watch?v=7P2F9fb_Z-s

Şimdilik bu kadar, macera devam edecek :)

Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Doğru Şeyler

Peter Drucker şöyle der ; “Etken olmakla, edilgen olmak arasında ki fark; doğru şeyleri yapmakla, şeyleri doğru yapmak arasında ki farktır.”

Geçenlerde bir yakınıma bir şeyler anlatırken, şunu farkettim. İçinde bulunduğumuz, ortam,ülke, zihniyet, sosyal gruplar vs. ile ilgili bir şey anlatılamaz ve örnek bile verilemez. Zaten içinde olunan bir duruma ya da oluşa insanların bakabilmeleri mümkün değil…

Bunun için eskiden izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. “Restoration” Bu film oldukça eski sayılır ve imdb puanıda pek yüksek değil. Konusuna gelince ;17. yy. İngiltere’sinde lüks ve sosyete düşkünü doktor Robert Merivel (yani Robert Downey Jr.) Kral II. Charles’ın güvenini kazanıp onun yanında kendine bir yer edinir. Kraliçenin şüphelerine önlem olarak ve bir ünvan ile arazi karşılığında Kral ondan metresi Celia ile evlenmesini ister. Ancak kralın yasaklamasına rağmen Celia’ya olan arzusunu yenemeyen Merivel, doğal olarak  saraydan kovulur. Böylece herşeyini kaybeden doktor, ilk önce akıl hastalarının “tedavi” edildiği  bir hastane de çalışır. Burda Meg Ryan’la tanışır. Sonra sokaklara döner, “kara veba” hüküm sürmektedir ve ünlü kuş şekilli Venedik maskesini takar, İnsanlara yardım etmeye çalışır. (Bir çok yeri atladım :) Filmin sonunda İngiltere Aydınlanma dönemine girer.

Gerek Ortaçağ’da  ki veba salgını için veya  bir çok tarihte gerçekleşmiş salgınlar için , konuyla ilgili ve bilgili  kişiler  mikroplardan ve hijyen eksikliği gibi konulardan size ziyadesiyle bahsedecektir. Öncelikle, kime sorsam  sanırım Ortaçağ’da yaşamak istemezdi…Peki neden? Ortaçağ’da din ağırlıklı hegemonya ve bunun devamı için her şey yapılmıştır. Basit bir örnek binlerce insan yakılmıştır :( çeşitli sebeplerle (mesela cadılık) Binlerce kedi de yakıldı. Biliyoruz ki, doğal sistemden neyi çekersen, dengesi bozulur ve seni vurur. Aşırı fare, haşerat vs. üremesi ile ve tabii ki bozuk hijyen şartları ve mikroplar sonucu 7 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Ne için?

Yine Avrupa’da kalalım. Bir de bunlar var…Endülüs’ten atılan kıvılcımlar, şehir şehir dolaşan Giordano Bruno ya da Erasmus’un, 3 haftalığına misafirliğe gittiği ev sahibine atfettiği “Deliliğe Övgü” (ev sahibi Thomas More oluyor) ve işte bunun gibi kıvılcımlar…Bunlar da amacına ulaştı.

Arayan için her zaman yeterince aydınlık ve karanlık vardır.

Bunun farkını ortaya çıkaran ise Peter Drucker’ın cümlesinden ibaret. Ana amaçlarımız (yani doğru şeyler)  adalet, sevgi, merhamet, cömertlik, onur  gibi erdemler değil,  güç,makam,ün,para vs. (şeyleri doğru yapmak) dönüşünce insanoğlu edilgen, yönetilen, her şeye razı, yüzer gezer, bencil adalara dönüşür. Yine yukarıda yazdığım üzere; hangi tohum yeşermedi ki? Hiç bir çaba karşılıksız kalmıyor. Aldığımız her nefeste, büyük resme nasıl bir katkımız olacağını   düşünmek ve buna uygun bir “biz” inşaa etmek daha doğarken üstlendiğimiz en büyük sorumluluğumuz aslında.

Kaygan zeminler için, kaygan zihinler için; Ya yoldasın, Ya da yoldan çıkmışsın.

Birsen SUNGURAY

 

 

 

 

Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

100 Maymun Fenomeni

1952’de Koshima Adası’nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hiç de hoşlarına gitmiyor. Ama can boğazdan gelir diyerek kumlu da olsa tatlı patatesleri yemeye devam ediyorlar.

Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun bu soruna bir çözüm buluyor, İmo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor, İmo’nun arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğreniyor ve kendi annelerine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasinda yayılıyor.

1952 ve 1958 yılları arasinda genç maymunlar, beslenmelerini daha zevkli hale getirmek için, kumlu tatlı patateslerini yıkamayı öğreniyorlar. Bu daha sağlıklı ve zevkli yeni davranış biçimini çocuklarını taklit ederek onlardan yeni bir şey öğrenen yetişkin maymunlar da kazanıyor. Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve gençlerden de öğrenilebileceğini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ediyor. 1958’in sonbaharında çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Koshima maymunlarının bir kısmı (diyelim ki 99 maymun) artık patateslerini suda yıkayarak yemeyi öğrenmiş oluyor.

Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense devrim yaratıyor!  Ama hikâye bitmedi. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları… Yeni bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli bir oranı tarafından benimsendiği an, bu yenilik, mesafenin önemi olmaksızın zihinden zihine aktarılabiliyor.

Yani, “Yüzüncü Maymun Fenomeni” denilen bu fenomen şunu gösteriyor: Yeni bir düşünce, yeni bir yol, toplumda sadece belirli sayıda insanlar tarafından biliniyorsa, bu yenilik sadece o kişilere ait bir şey oluyor.

Ama “bilenlerin” sayısı belli bir kritik noktaya ulaştığı an, sadece bir kişinin daha “yeni yol”a katılması, toplum bilincinin aşama geçirmesine yol açıyor. Yeni düşünce, birdenbire herkes tarafından düşünülmeye başlanıyor. Niceliğin niteliğe dönüşme noktası…

“Yüzüncü Maymun Fenomeni”, Duke Üniversitesi’nden Doktor J.B. Rhine tarafından değişik deneylerde tekrarlanıyor. Sonuç her seferinde aynı. Bugüne dek mutsuz, huzursuz, bencil, korku dolu, karamsar bir dünya süre geldi. Zihinlerde hala taş devri korkularmı taşıyoruz. Yeniiklere açık, farklı düşünenler ise aşağılanıyorlar, alay ediliyorlar, toplum dışına itiliyorlar. Cesaretleri takdir edilmek bir yana söndürülmeye çalışılıyor bu insanların… Einstein bile teorisini ilk ortaya attığında meslektaşları tarafından kınanmış. Sıradan insan asla büyük insan olamaz. Doğar, yaşar ve ölür. Buna yaşamak denirse! Dünyada mutlu, huzurlu, sevecen, aydınlık dolu insanlar yok mu? Cesur bir dünya isteyen ve bu uğurda çaba göstermekten çekinmeyen, her şeyi göze alan insanlar yok mu? Elbette var. Sayıları gittikçe de çoğalıyor. İnsanın, insanlık boyutunda devrim yapabilmesi için yüzüncü maymunun aralarına katılmasını bekliyorlar. “Yüzüncü Maymun” belki de sizsiniz.

Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Her Söz Bir Duadır

 Her söz bir duadır. Bu nedenle kullandığınız her sözcüğün niyetinizle, varmak istediğiniz noktayla ilgili olmasına özen gösterin. Ağzımızdan çıkan en küçük bir söz bile tüm vücudumuza, tüm evrene yaydığımız bir emirdir. Dolayısıyla odaklandığımız düşünceler ve sıkça ağzımızdan çıkan sözler bir süre sonra bizim gerçekliğimiz olmaya başlar.

Bugüne kadar kim bilir size neler söylendi? Sadece öyle söylendi diye hiç denemeden, farkında bile olmadan kabul ettiğiniz kim bilir neler var? Ancak bunların artık önemi yok. Önemli olan nasıl bir “siz” yaratmak istediğiniz. Hayal ettiğiniz yeni sizi yaratırken, kelimelerin, hedefinize uygun olumlama cümlelerinin gücünü unutmayın. Bu cümleleri boş kaldığınızda, araba kullanırken, uykuya dalmadan önce, sabah kalkar kalkmaz aynaya bakarak sık sık yüksek sesle tekrar edin. Ödev verilmiş bir ilkokul çocuğu gibi sayfalar dolusu yazın. Yazı evrenle yaptığınız bir sözleşmedir.
Kendi olumlama cümlelerinizi yazmak istediğinizde dikkat etmeniz gereken birkaç nokta var:

1. Olumlama cümleniz olumlu olsun! Yani Hasta olmak istemiyorum yerine Sağlıklıyım gibi tamamen olumlu kelimelerden seçilmiş kalıplar kullanın.

2. İstiyorum ifadesinden kaçının. Mutlu bir hayat istiyorum demek yerine Mutlu bir hayata sahibim deyin. Evren onaylayandır. İstiyorum dedikçe istemekle kalırsınız. Sahibim dediğinizde tüm hücreleriniz o andan itibaren mutlu bir hayata sahip olduğu komutunu alır ve size bunu yaşatmaya başlar.

3. Cümleler hedefinizi net içersin. Zayıflıyorum gibi sonunun nereye gittiği belli olmayan cümleler kullanmayın. Eğer muhakkak zayıflamakla ilgili bir cümle kurmak istiyorsanız, varmak istediğiniz hedef kiloyu da içine koyarak 55 kilodayım, hatta 55 kiloda olduğum için şükürler olsun deyin.

4. Belirsiz ifadelerden kaçının. Kurduğunuz cümle herkes tarafından anlaşılabilecek basitlikte olsun.

5. Cümlelerinizi gelecek zaman yerine şimdiki zaman veya geniş zaman kipinde kurun. Çok mutlu olacağım demek yerine Çok mutluyum deyin. Gelecek zaman kipi yaşamak istediğiniz durumu her zaman daha ileri bir zamana öteler. Böylece hiçbir zaman o durumun içinde olamazsınız.

6. Olumlamalarınız başka insanlar hakkında değil kendiniz hakkında olsun. Bana saygı göstersin demek yerine, saygı görmeyi hak ediyorum deyin.

7. Cümlelerinizi yumuşatabilirsiniz. Kendimi olduğum gibi kabul ediyorum şeklinde ilk başta ikna olmakta zorluk çektiğiniz cümleleri kendimi olduğum gibi kabul etmeye niyet ediyorum/ hazırım/ başlıyorum, kendimi olduğum gibi kabul etmeyi öğreniyorum şeklinde yumuşatın. Zamanla bu cümleleri kabul ediyorum şeklinde değiştirirsiniz.

Japon Dr. Masaru Emoto suyun, söylenen sözlere, hissedilen duygulara, gösterilen görüntülere ve dinletilen müziğe göre nasıl bir değişim gösterdiğini birbirinden muhteşem su kristali fotoğraflarıyla gözler önüne seriyor. Vücudumuzun 4’te 3’ünün su olduğunu düşünürseniz, ağzınızdan çıkan her sözle önce kendinize sonra çevrenize neler yaptığınızı daha iyi anlayabilirsiniz.

Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız mutlaka kullandığınız cümleleri de değiştirin ve olumlama cümlelerini bol bol kullanarak ruh halinizi daha olumluya çekin.

 

Güzel Yazılar, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Çok acınacak haldeyiz.

acinacak-haldeyiz-einstein

Eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları için ya da ödüllendirileceğini umut ettikleri için iyi kalplilerse; o halde gerçekten çok acınacak haldeyiz.

Albert Einstein

Güzel Sözler, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Yaşadığın yeri cennet yapamadığın sürece, kaçtığın her yer cehennemdir.

Yaşadığın yeri cennet yapamadığın sürece, kaçtığın her yer cehennemdir

Yaşadığın yeri cennet yapamadığın sürece, kaçtığın her yer cehennemdir.

Güzel Sözler, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Başkalarını kazanmak için kendini kaybetme.

Başkalarını kazanmak için kendini kaybetme.

Başkalarını kazanmak için kendini kaybetme.

Robin Sharma

Güzel Sözler, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Othello; Şöyle Ya Da Böyle Olmak

Iago – Şöyle ya da böyle olmak elbette kendi elimizde. Bedenimiz bahçemizdir, irademiz de bahçıvanı; ister ısırgan dikersin, ister kekik, ister hıyar yetistirir, kabak ekersin; bahçeni ya tek bir bitkiye ayırabilirsin ya da bir sürü çiçekle doldurabilirsin; yeter ki sen iste!

Bahçenin kısır kalması da elinde, verimli bakımlı olması da..

Bunların hepsini yapmak irademize bakar. Neyse ki duygularımız mantıgimızla dengelenmis. Yoksa damarlarımızdaki şu azgınlık, içimizdeki şu şehvet düşkünlüğü bize ne oyunlar oynardı. İyi ki mantık denen şey var da, kuduran isteklerimizi, bedenimizin iğnelenmelerini, dizginsiz tutkularımızı bastırabiliyoruz.

Senin aşk dediğin şey, işte bu tutkularımızın bir uzantısı, bir sürgünü…

William Shakespeare

Güzel Yazılar, Şiir, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Macbeth; Yapmakla olup bitseydi

MACBETH
Yapmakla olup bitseydi bu iş,
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
Bir vuruşta sonuna varılsa işin,
Bir anda bu dünyayı  kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı
Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.
Verdiğimiz kanlı dersi alan
Gelip bize veriyor aldığı dersi.
Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor
İçine zehir döktüğümüz kupayı.

Adam burada, iki kat güvenlikte:
Bir kere akrabası ve adamıyım:
Ona kötülük etmemem için iki zorlu sebep.
Sonra misafirim; Değil kendim bıçaklamak,
El bıçağına karşı korumam gerek onu.
Üstelik  Duncan, ne iyi yürekli bir insan,
Ve ne bulunmaz bir kral.
Her değeri ayrı bir İsrafil borusu olur
Lanet okumak için onu öldürene!
Acımak yeni doğmuş bir çocuk olur, çırılçıplak,
Kasırganın yelesine sarılmış,
Ya da bir melek, görülmez atlarına binmiş göklerin,
Ve gider dört bir yana haber verir
Bu yürekler acısı cinayeti,
Göz yaşı savrulur esen yellerde.
Sebep yok onu öldürmem için,
Beni mahmuzlayan tek şey, kendi yükselme hırsım;
O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne
Öbür tarafa düşüyor, eğerde duracak yerde.

William Shakespeare

Güzel Yazılar, Şiir, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Venedik Taciri; Merhamet zorla olmaz

PORTİA

Merhamet zorla olmaz;
Gökten süzülen yağmur gibidir.
İki yönden kutsaldır:
Hem vereni kutsal kılar, hem alanı.
En yüce kişilerde en güçlüdür;
Tahtında oturan hükümdara
Tacından daha çok yaraşır.
Hükümdarın asası, dünyasal gücü gösterir;
Hayranlık uyandıran yüce bir mevkiin;
Kralların korkutucu, ürkütücü özellikleri onda yatar.
Oysa merhametin yeri bütün bunların ötesindedir;
Kralların yüreğinde taht kurmuştur o;
Yüce Tanrı’nın bir özelliğidir.

Dünyasal gücün, Tanrısal güce en yakın hali,
Adaletle merhametin uzlaşmasıyla çıkar.
O halde, Yahudi, adalet istiyor olsan da
Şunu unutma: Adalet uygulanacak olsa
Hiçbirimiz kurtulamazdık.
Dua ederken hep merhamet dilediğimiz gibi,
Yine ettiğimiz dua sayesinde
Yaptığımız işlerde merhametli olmayı öğreniriz.
Senin aradığın adaleti yumuşatmak için söyledim bunları.
Ama istediğinde ısrar ediyorsan,
Yasaları olduğu gibi uygulayan bu Venedik mahkemesi
Şu tüccarın mahkumiyet kararını vermek zorundadır.

William Shakespeare

Güzel Yazılar, Şiir, Tamamı kategorisine gönderildi | Yorum yapın