EZOTERİK TETRAD

(DÜNYA VE MADDENİN SAYISI 4)
Karesi alınabilen birinci sayı olan 4 sayısı, kendi bütünlüğü içerisindeki evreni, kare ve dayanıklı bir dünyayı temsil eder. Kare artı işareti ya da dörtgen ile temsil edilen dört, doğayı miktar olarak ifade eden (dört element ateş,toprak, hava ve su) zaman fikrinin (mevsimler) insan mevcudiyetinin (çocukluk, gençlik, erişkinlik,yaşlılık) içinde olduğu düzenin sayısıdır. İnsan bedenleri açısından alt dörtlüyü temsil etmektedir. (fizik beden, enerji beden, astral ve kamamanas) Hikaye ve mitlerde araba veya at ile alakalı bölümler, insanın materyel bedenlerini ve düzenlemelerini ifade eder.
4 yön ve 4 rüzgar birlikte yeryüzündeki yaşamın tamamı için gerekli koordinatları sağlarlar. Bu yalnızca Asya ve Avrupa kozmolojileri ıçin değil, Kolomb-öncesi Amerika için de doğrudur. Maya geleneğinde her şey, sırayla renklerle özdeşleştirilebilen 4 temel noktayla ilişkilidir. Temel noktalar, uçları 4 ufka değen bir haçla temsil edilirdi. Yerleşmeler bu kareye göre yönlendirilirdi. Merkezdeki kutsal ağaçtan 4 yöne doğru 4 yol çıkardı ve bu çıkış noktalarındaki 4 sanduka köyün sınırlarının koruyucularına adanmıştı. 4 kavramının, hem sayısal olarak hem de dünya ve düzeninin sembolü olarak antikite de ve Orta Çağ’da çok popüler olduğu görülmektedir. Phidias’ın Zeus heykelinin kaidesindeki 4 zafer tanrıçası bütün maddi dünyanın üzerindeki zaferi temsil ederler.
Pisagorculara göre 4 kök sayıdır; bütün her şeyin kökeni, doğanın pınarı ve en kusursuz sayıdır. Bütün tetradlar entelektüeldir. Pisagorcuların Tanrı’yı bir tetrad olarak görmelerinin nedeni, Pisagor’a atfedilen bir kutsal bir konuşmada açıklanmıştır; burada Tanrı’ya sayıların sayısı denir. Bunun nedeni decadın, yani 10 sayısının 1,2,3 ve 4 sayılarının toplamı olmasıdır.
Pisagor insan ruhunun tetraddan oluştuğuna inanırdı. Ruhun dört kuvveti akıl, bilim, görüş ve duyudur. Tetrad bütün varlıkları, elementleri, sayıları ve mevsimleri birbirine bağlar. Tetrad için verilen anahtar kelimeler şunlardır; atılganlık, kuvvet,canlılık, iki analı olma ve onsuz evrensel yapı olamayacağı için doğanın anahtar koruyucusu. Ayrıca ona ilk derinlik ve uyum da denir. Tetrad doğasından pay alan Tanrılar ise; Herkül, Hermes, Volkanus, Baküs ve Urania’dır.
3 sayısı ana renk tayfında ana renkleri (sarı,mavi,kırmızı) temsil ederken, 4 sayısı ara renkleri kapsar (yeşil, turuncu,mor, lacivert) Genel olarak bir hayat amacı olarak “iyilik” erdemi ile örtüşür. Bu bağlamda, şifacıların sayısı olarak kabul edilir.

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar
Manyl P. Hall “Tüm Çağların Gizli Öğretileri”
Annemarie Schimmel “Sayıların Gizemi”
Larousse Semboller Sözlüğü
Onur Güven Ders Notları

HAMLET / SHAKESPEARE

Verdiğim parçayı, ne olur, dediğim gibi, rahat, özentisiz söyle. Çünkü birçok oyuncular gibi söz parlatmaya kalkacaksan, mısralarımı şehrin tellalına okuturum daha iyi. Elini kolunu da havalara savurma öyle; ölçüsünde, tadında bırak her şeyi. Duyduğun coşkunluk bir sel, bir fırtına, bir kasırga gibi de olsa, onu dindirecek bir hava bulmalı, buldurmalısın. Doğrusu, yürekler acısı geliyor bana gürbüz bir delikanlının, takma saçlar sakallar içinde, bir acıyı yüreğini paralarca, didik didik ederce bağırıp halkın kulaklarını yırtması; o halk ki çoğu kez anlaşılmaz, dilsiz oyunları, gürültü gümbürtüyü sever. Bir oyuncu Termagant’ın kendisinden daha yaygaracı, Nemrut’tan daha nemrut oldu mu, hak ettiği şey kırbaçtır bence. Bu hallere düşme, rica ederim.

Fazla durgun da olma; aklını kullanıp ölçüyü bul. Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını. En başta gözeteceğimiz şey, yaradılışa, tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı tiyatronun amacından ayrılmış oluruz. Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz, ama bu bilenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için.

Ah ben öyle oyuncular gördüm ki sahnede, öyle beğenilen, alkışlanan oyuncular gördüm ki, günaha girmeyeyim ama, değil Hıristiyan, değil Müslüman, insan bile değillerdi. Öylesine şişirme, uydurma hallere giriyorlardı ki, dedim bunları tabiatın kaba işçileri yaratmış olmalı, insan yapıyorum derken insanlığın berbat bir kopyasını yapmışlar.

Az çok değil, iyice yenmeli bunu. Sakın söyleyeceklerinden fazlasını söyletmeyin soytarılarınıza. Öylelerini gördüm ki, kendi başlarına gülmeye ve seyircilerin en anlayışsızlarını güldürmeye kalkıyorlar. Hem de oyunun anlayış isteyen en can alıcı yerinde. Kötü bir şey bu; acıklı bir budalalık bu yoldan tutunmaya çalışmak. Haydi, gidin hazırlanın.

 

Oz Büyücüsü

Oz Büyücüsü; hepimizin çocukluğumuzda severek izlediğimiz, filmi de olan, L. Frank Baum tarafından yazılan çok özel bir eserdir. Eser çocuklar için yazılmış görünse de, içinde bir çok özel detaylar barındırmakta. Ben açıkcası; bu eseri çok seven birisi olarak, bu detayları çok düşük bir zihinle algılayıp, yazan bir çok yazı ile karşılaştım. Sonuç olarak bu yazımı sizlerle paylaşıyorum, dilerim beğenirsiniz.

Oz büyücüsü, L. Frank Baum tarafından çocuklara anlatılan bir hikaye olarak başlamış. Bu şekilde hikaye anlatıcığı çok özeldir. Örnek olarak Peter Pan’da bu şekilde yazılmıştır.  Yine “Düşler Ülkesi” filminde Peter Pan’ın yazılma hikayesi de çok güzel anlatılır. L.Frank Baum anlattığı hikayeyi  yazıp, 1900 yılında edebi büyük bir metne dönüştürmüştür. Baum’un bu eserinde özellikle 1892 yılında katıldığı Chicago Teozofi Cemiyetinin izleri görülür. Eser hakkında siyasal, dini ve feminist açıdan çok fazla yorum ve eleştiri yapılmıştır. (En acımasız eleştiriler en çok feminist gruplardan gelmiştir ve bu grupları özellikle kayınvalidesi yönlendiriyordu) Tüm bunların sonrasında F.Baum Bir röportaj yapmıştır. Bu röportajda kitapta kullanılan bazı sembollere açıklık getirmiştir.

Oz Büyücüsü, Amerika’nın Kansas kentinde yaşayan Dorothy adındaki kız çocuğu ile sevimli köpeği Toto’nun, bir kasırga sırasında hortuma kapılarak kendilerini büyülü Oz Ülkesi’nde bulmalarının ve dönüş yolculuklarının tuhaf, heyecanlı öyküsüdür. Dorothy, Oz Ülkesi’nden Kansas’taki evine dönmeye çalışırken kendine sıradışı yol arkadaşları bulur. Onların da gerçekleştirmek istedikleri önemli birer dileği vardır: Beyni olmayan Korkuluk bir beyin, kalbi olmayan Teneke adam bir kalp edinmek; cesareti olmayan Korkak Aslan ise cesur olmak istemektedir. Hepsi de dileklerini gerçekleştireceğine inandıkları ulu ve esrarlı Oz Büyücüsü’nü aramaktadırlar.

Eserde; isim olarak Oz Büyücüsü kullanılması altın kavramına göndermedir. “Simya” özellikle insanın kendini aşması, kamil insan, üst insan kavramına işaret eder. Oz ise ons olarak ölçülen altının daha saf hali olarak, eser yazıldığı dönem ekonomik bir haber olmuştu. F. Baum, Mısır ve Doğu bilgeliği üzerine bilgi sahibi olduğu gerek film ve gerekse kitaptan anlaşılıyor. Eserde kahramanların üzerinde yürüdüğü “sarı tuğlalı yol” Budha’nın aydınlanmaya giden ruhsal yoldur.Kasırga, ruhsal yolculuklarımızı anlatmakta. Kahramanlarımız “zümrüt şehri” ararlar. Zümrüt kelime olarak, hermetik felsefe üzerine çağrışım yapar. Baum, Dorothy ismini çok küçük vefat eden yeğeninin anısına kullanmıştır. Dorothy bir çok açıdan “kahramanın yolculuğunu” gözler önüne serer. Kitapta özellikle gümüş renkli ayakkabılar giymektedir, ancak filmde ayakkabıları kırmızıdır. Gümüş, kahramanın bulunduğu “gümüş ip” için göndermedir. Kahraman alt dörtlüyü (fizik, enerjetik, astral, kamamanas bedeni) üst üçlüye bağlayan yerdedir. Üst üçlü ise; gereksiz şekilde kendilerini aramaktadırlar. Üst üçlüyü yol arkadaşları temsil ediyor. Aslında üçleme olayını tüm inanç ve kültürlerde aynı şekilde (Manas, Budhi ve Atma) göksel mükemmeliyetin karşılığı olarak (İrade, Aşk ve Zeka) görebiliriz. Korkak Aslan, Kalpsiz Teneke Adam ve Beyinsiz Korkuluk hikayede gölge yanlarını, kendi kendilerine mücadele ederek yenmişlerdir. Zaten bunun dışında arayışların tamamen ilüzyon olduğunu gördüler. Hikayede Batının Kötü Cadısı ve Kuzeyin İyi Cadısı Glinda hayatımızda bulunan iyi ve kötü karakterlere örnektir. Kötüler bizi biz olmaktan alıkoyandır. İyilik ise yolumuzda yürümemiz için yardım eder ama yol bizim yolumuzdur ve yürümesi gereken ise yine biziz…

Bu yazının üstüne;  tıpkı benim gibi 12.ev ikizler güneşine sahip Dorothy oynayan Judy Garland’dan “somewhere over the rainbow” dinlersiniz dilerim, sevgiyle kalın…

Birsen SUNGURAY

AŞK ve RUH

EROS ve PSYCHE

Hayatımda bir çok açıdan sık rastladığım bir sembol olduğu için,  Aşk ve Ruh (Eros ve Psyche)  için bir şeyler yazmak istedim. Dilerim beğenirsiniz…

Yaklaşık 2-3 ay önce bodrumda bir şeyler ararken, eskilerden kalma bir masal kitabı elime geçti. Tabii aradığım şeyi unutup, bulduğuma bir hevesle sarıldım. (Genelde böyle oluyor zaten) Küçükken de çok ve hızlı okuyan bir çocuktum. Okumayı en sevdiğim kitaplardan biri de işte bu masal kitabı idi. Şöyle bir karıştırınca, bir çok “masalı” hatırladım. Bu masalların bir çoğunun ise, mitolojik hikayeler olması beni  gülümsetti.  En sevdiğim masallar ise “Atalanta’nın Yarışı” ve “Eros ve Psyche” hikayeleridir. Bu nostaljik karşılaşma sonucu kendi haritamda Eros ve Psyche astreoidlerinin yerine bakmaya karar verdim. Oldukça ilginç bir yerleşimle karşılaştım :) Böylece evrende tesadüf yoktur sözünü bir kez daha görmüş oldum. Bir konu hayatınızda tekrarlıyorsa veya sürekli bizzat kendisi veya simgeledikleri gelip sizi buluyorsa haritanızda mutlaka bir özelliği vardır.

Neyse gelelim Eros ve Psyche hikayesine, tamamını yazmıyorum. Uzun uzun okunası güzel bir hikayedir. Ben biraz hatırlatacağım sadece;  Psyche Milet Hükümdarının üç kızından en küçüğü ve en güzeliymiş.  Krallıkta herkes Psyche’nin güzelliğine o kadar hayranmış ki Tanrıçaları Venüs’e (Afrodit)tapınmayı bile unutmuşlar.  Bu yüzden Venüs büyük bir kıskançlık ile bunun intikamını Psyche’den almak için  oğlu Kupidon’u(Eros) yanına çağırmış. Ondan, aşk okları yardımı ile, en çirkin ve insanlar tarafından en aşağılanan birisine  Psyche’nin aşık etmesini istemiş. Kupidon yay ve okunu  alıp kızın yanına doğru uçmuş.  Psyche’yi gördüğü an  onun güzelliğinden etkilenen Kupidon ölümlü kıza aşık olmuş ve annesi Venüs’ün emrini yerine getirmemiş.

Eros hikayeden de anlaşılacağı gibi aşk’tır. Psyche ise ruh’tur. Bu hikayede de, nerdeyse tüm mitolojik hikayelerde olduğu gibi dual yanları görmek gerekir. Eros ölümsüz olandır. Psyche ölümlü olandır. Eros göksel olandır. Psyche yersel olandır. Eros manevi olandır. Psyche maddedir. Eros Tanrısal yan iken Psyche Tanrısal yana ulaşmaya çalışan beşer olandır. Sonsuz ve fani olanın birleşmesi ise Hz. Mevlana’nın Vuslat tanımıdır.

Eros hikaye içinde genel olarak “görünmez” dir. Ama aynı zamanda Psyche’den koşulsuz inanç ve güven ister. Psyche halinden şikayetçi olmasa bile, bazen şüpheye düşüyor ve yoldan çıktığı anlar oluyor. Genelde bu anlar için af diliyor ve kefaret şartlarını gerçekleştiriyor. (Ancak cezalarını çekerken görünmez güçler veya doğa şartları gibi ilahi yardımlar oluyor) Psyche tüm bu şartlar içinde; denemelerinden geçerken çalışkan olmayı, zeki olmayı, hazırlıklı olmayı vs. öğreniyor. (erdemler geliştiriyor) Bazen de, Tanrılara yalvar yakar oluyor. (Nefs,gurur, ego vs. kalmıyor) İşte tüm bunları ilahi aşkına ulaşmak için yapıyor. Çünkü Ruh her zaman Aşk’ın parçasıdır. Ona ulaşmak ister.

Sevgiyle kalın

Birsen SUNGURAY

Sihirbazlar Çetesi

Merhabalar dostlarım, şu an farklı bir şeylere odaklanma ihtiyacımdan ötürü; izlediğim, beğendiğim bir filmle ilgili bir yazı yazmak istedim. Aslında filmde tam Merkür tarzı :) Sanırım ikizler doğam sebepli…Konu içinde Thot geçince başka türlü bakıyorum. Özellikle bu filmde geçen bazı temaları astrolojik bakış açımla anlatmak istedim. Dilerim beğenirsiniz ;)

HER ŞEYİ GÖREN GÖZ

Osiris (Her şeyi gören göz)Efsaneye göre Horus, Osiris’in oğludur ve babasının cesedinin tohumundan oluşur. Horus büyüyüp güçlenene kadar İsis, onu saklar. Horus, güçlenir ve Seth ile savaşır. Bu savaşta Horus Seth’in hayalarını koparır. Seth de Horus’un gözünü parçalar ve Horus, çıkan gözünün yerine “Uraeus” adlı bir yılanı takar. Bu yılan daha sonradan firavunların egemenlik simgesi olmuştur. Annesi İsis parçalanan gözü yeniden tek parça haline getirir, ama o göz görmez. Horus, tek gözlü olarakyaşamaya devam eder.
(Güneş ve ay tutulması, Horus’un gözünün parçalanması ile oluşur) Savaşı kazanan Horus, gözünü geri alır ve onu babasına armağan eder. Horus, Osiris’in ardılı olarak gösterilir. Bazı anlatılara göre Horus ile Seth arasındaki savaşta tanrı Toth hakemlik eder ve savaşa son verir. Savaşta Seth yenik düşer. Osiris ölüler dünyasısın kralı iken savaşın sonunda Horus yaşamın kralı olur. Seth ise her türlü kötülüğün tanrısı olmaya devam eder.
Horus’un gözü, manevi anlamıyla, vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını, insanın iç âlemindeki her niyetini ve yaşamdaki her davranışını gözden kaçırmayan bu merhametsiz yargıcın keskin bakışını sembolize eder. Bu vicdanın 24 saat kapanmadan açık kalan gözüdür. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus’un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay’ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus’un 24 saat açık kalan gözleri gibi. (Bu nedenle Horus’un gözü güneşle temsil edilen Ra’nın gözü olarak da ifade edilir.) Bu, vicdanın karşıtı olan nefsaniyetin hiç işine gelmez; nefsaniyeti ve kötülüğü temsil eden Seth de bu yüzden bu gözü çıkarmaya çalışmıştır. Eski Mısır mitolojisine göre Horus, sonunda bu gözünü babası Osiris’e vermiş ya da Osiris’in kullanımına bırakmıştır.

Horus’un gözü, biçimsel anlamıyla, Tanrı’nın “bir”liğini (tekliğini) matematiksel olarak gösteren bir semboldür. Bu anlam şöyle açıklanır: Bir bütün ikiye bölündüğünde 1 / 2 elde edilir. Bu da ikiye bölündüğü takdirde 1 / 4 elde edilir. İşleme bu şekilde hep ikiye bölme ile devam edilirse sırasıyla, 1 / 8, 1 / 16, 1 / 32 ve 1 / 64 elde edilir.

Bunların tümü toplandığında ise 63 / 64 bulunur. Buradan şu sonuç çıkar: Bir bütün, sürekli olarak ikiye bölünmeye devam edilirse, toplam değerde, sonsuzluk hariç, hiçbir zaman bire, birliğe ulaşılamaz; yalnızca Mutlak (Allah) bir’dir. Horus’un gözü “glifler” denilen parçalardan oluşur ki, bu altı parça, sırasıyla, 1 / 2, 1 / 4, 1 / 8, 1 / 16, 1 / 32, 1 / 64’ü ifade eder.

Geleneğe göre, Horus’un gözü Seth adlı tanrı tarafından parçalanmıştı. Bu parçaları Thot adlı tanrı (ibis kuşu ile temsil edilen tanrı) bir araya getirerek Horus’u yeniden göz sahibi etmişti. Bu gözün muhtelif kısımlarını temsil eden kesirlerin toplamı 63 / 64 etmektedir. Bu sebeple, Thot’un sihir yoluyla buradaki noksanı tamamladığı Kabul edilmekteydi…

TAROT APTAL KARTI

Aptal kartı tarotun en güçlü kartlarından biridir. Sıfır numaralı karttır. Yanındakilere göre değer kazanır ve kazandırır. Yola yeni çıkmış toy ve saf olduğundan “abdal” olmaktan kaynaklı güçlere sahiptir. Kötülüklere şaşırır ve beklenmeyen çözümleri üretir. Bu bağlamda kova burcuyla da ilişkilendirebiliriz. Bir çeşit evinden yeni çıkmış (bedel veren) ve bunu yüksek değerler adına, çok da konuya vakıf olmayan kahramana benzetebiliriz. Kova burcu tarzı aklı meşguldur ve kartta ki avare haline rağmen (köpeğinin koruması gibi) aslında ilahi yardım görmektedir.

MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Felsefi gizemlere göre dört atlı mecazı insanın dünyada ki varoluşunun aşamalarını anlatır. İlk ve ruhani aşamada başında bir taç vardır. Deneyim alemine inerken elinde bir kılıç taşır. Kendine fiziksel bir ifade kazandığı en düşük ruhani halinde terazi taşır. Felsefi ölümüyle birlikte tekrar yüksek kürelere doğru serbest kalır.
Ateşsel esiri sembolize eden ilk atlı Jüpiter’dir ve elementler hiyerarşisi içindeki en yüksek yer ona aittir. Bu at kanatlı ve hızlıdır, bütün diğerlerini saran en büyük halkayı gösterir. En saf ışıkla parlar ve bedeninin üzerinde Güneş, Ay, yıldızlar ve esiri bölgenin bütün cisimlerinin imgeleri bulunur.
Hava elementini gösteren ikinci atlı Juno’dur. O Jüpiter’in atından sonra gelir ve daha küçük bir halkayı gösterir; rengi siyahtır ancak Güneş’e maruz kalan kısım aydınlıktır.Dolayısıyla havanın gündüz ve gece yönlerini gösterir.
Su elementini gösteren üçüncü atlı Neptün’dür. Ağır bir yürüyüşü vardır ve küçük halkayı temsil eder. Durağan toprak elementi olan dördüncü at hareketsiz ve gemini ısırırken temsil edilir ve Vesta’nın atıdır. Bu dört at aralarındaki ısı farklarına rağmen uyum içinde yaşarlar. Bu durum dünyanın, elementlerin işbirliği ve uyumuyla ayakta durduğunu söyleyen filozoflarla aynı şekildedir…

Birsen SUNGURAY
Sevgilerle

(Mahşerin dört atlısı bölümü Manly P. Hall‘dan alıntılanmıştır)

Ay Düğümleri ve Tutulma Burcumuz Üzerine

Merhaba dostlarım,

Son zamanlarda bu konu çok gündeme gelmeye başladığı için bir şeyler yazmak istedim.

Yunus Emre der ki:

İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Bu nice okumaktır?

Ay Düğümleri

Ay düğümleriAstroloji benim açımdan, “kendini bilme” adına çok önemli bir argümandır. Zaten sadece kendim  için ve  çevrem için kullanıyorum.  Öğrendiğim bazı mevzular ise kendi adıma aydınlanma sağlamıştır. Bu konuda en önemli donelerden biri  ay düğümleridir. Ay düğümü aslında  sadece matematiksel  iki nokta, ayın yörüngesindeki hareketleri ile oluşuyor. Bu noktalar güney ay düğümü ve kuzey ay düğümü olarak adlandırılır. Güney ay düğümü (GAD) geçmiş tecrübelerinizdir. Zaten bazı şeyleri bilerek doğuyoruz. Mesela çarpıcı örnek olarak bir yaşında piyano çalıp, üç yaşında beste yapan kişileri düşünün. “Yetenek” olarak es geçtiğimiz, ama açıklamasını yapamadığımız bir çok şey yani… Tabii sadece artılardan oluşmuyor…  Gad aynı zamanda geçmiş sorumlulukları da beraberinde getiriyor. Yaptığınız, ettiğiniz hatta düşündüğünüz her şeyden sorumlusunuz ve mutlaka telafi etmek zorundasınız.  Kuzey ay düğümü (KAD) ise; geleceğimizdir. Bizim için zordur, aslında çünkü ruhun bu alanda tecrübesi yoktur. Yani ruhsal gelişimimiz için zorlayan bir noktadır. Düşünün ilk okula başladığınız günü, nasıl ortaya karışık duygulara sahiptiniz :) “Korku, kaçınılmazlık, bilinmeyen, zorlayıcı, kaçınılmaz” biraz böyle işte Kad… Ancak evrensel olarak Gad artık kapanan enerjidir yani bu alanda kesilmiş bir bilet vardır. Bu konuda işiniz çok rast gitmez diyelim. Çünkü gitmeniz gereken alan burası değildir ve biz insanlar kolayına, bildiğimiz kaçarız. Bu yüzden bu alanda çok şanslı değilizdir. Kad ise yeni ehliyetimiz ve yeni arabamızla korka korka ilerlediğimiz ama önü açık, boş bir otoban gibidir.

Tutulma Burcu

Tutulma BuçlarıAstrojide her harita,  bana parmak izlerimiz kadar, benzersiz olduğumuzu  gösterir. Tutulma burcu için özellikle aynı anda felsefe, astroloji ve ahlaki bir altyapı gerektiğini düşünüyorum. Genel olarak Hintlilerin Swadharma dedikleri konuya oldukça yakın gibi aslında. Genel olarak “hayat amacı” üzerinden şekillenmiş bir yaşam söz konusu. Tutulma burcu doğmadan önceki son güneş tutulmasına bakarak tayin ediliyor.  Tutulma burcunuz GAD veya KAD yönünde olabilir. Tutulma burcunuz, eğer kad yönünde ise geçmiş mevzular çok fazla ayağınıza takılmaz. Tutulma burcunuz gad yönünde ise (ki o zaman ikmale kalmış ruh oluyorsunuz) geçmiş mevzularınızı da halletmek zorundasınız. Ayrıca tutulma şekli ise ruhun farkındalık düzeyini veriyor. Şöyle ki; Parçalı tutulma da doğan ruhun fakındalık düzeyi yüksektir, kısmi de biraz düşer, tam ay tutulmasında ise farkındalık düzeyi düşük olur (Yani mutlaka yaşayacak, başına bir şeyler gelecek öyle öğrenecek).  Örnek olarak;  özel misyon insanlarında çok vurgulu biçimde anlayabiliriz tutulma burcunu;  Leonardo da Vinci tutulma burcu Oğlak’tır (İnşaa etmeye gelmiş). Ülkemiz kurucusu Atatürk tutulma burcu yine Oğlak’tır. Bir ülke inşa etti, ne mutlu bize :)

Detaylı ilgilenmek isteyenler için; Hakan KırkoğluRuhun Yolculuğu” ve Jan Spiller’in “Ruhsal Astroloji” tavsiyemdir.

Sevgilerle

Birsen SUNGURAY

 

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ

(14 KASIM DOLUNAY 2016)

Merhabalar,

NASA, 14 Kasım gecesi 21. yüzyılın en yakın Süper Ay’ına şahitlik edeceğimizi açıkladı. Bilim insanlarına göre; gerçekleşecek “Süper Ay”  son 70 yıldır insanlığın gördüğü en yakın ay görüntüsü olacak. Ay, Dünya’ya en yakın noktaya ulaştığında yüzde 14 daha büyük ve yüzde 30 daha parlak görünecek.

Böyle özel bir zamanda iken,  ben de bir şeyler yazmak istedim.

Öncelikle Dolunay, girdiğimiz  bir sınavın bitişidir. Almamız gereken derslerdir. Sorulardır, yanıt bekleyen…Neyi öğrendik? Neyi Öğrenemedik? Hayatımıza öğrenmemiz gerekenleri ne kadar kattık? Tüm bunlar görünür olur. Hem bireysel olarak, hem de toplumsal olarak notlarımızı alır ve sonuçlarına katlanırız. İşte bu yüzden, dolunay muhakeme etmek, bırakılması gerekeni bırakmak  ve içinde erdem  içeren yeni yollar aramamız için uyarıdır, fırsattır.

Dolunay  14 kasım’da  22 derece Boğa burcunda gerçekleşiyor. An haritasına göre bakınca dolunay 1. Evde gerçekleşecek. Bu durum 1. Ev ve 7. Evi karşı karşıya getiriyor. Yani BEN/BİZ dengesi… Sanırım  ego konusuna bir bakmakta fayda var. Aklıma ilk olarak Şeytanın Avukatı filminde Al Pacino’nun  ünlü repliği geldi. “Kibir benim en sevdiğim günahtır” gerçekten kibir kötülüğün en rahat kullanabildiği yoldur,  ancak kibir sadece çevresine yaydığı zararlar  bir kenara, sahibine de büyük zarar  verir. Kibir  objektif değerlendirmeyi önler. Bu ise tüm din ve felsefelerin ortak noktası “kendini tanı” kavramının en büyük düşmanıdır. Diğer taraftan tamamen “biz” olmak ta çözüm olmaz, aşırı uzlaşı arayışı içinde “ben” den vazgeçmek, kimliksiz ve karaktersiz hale getirir. Yani bu dengenin sorgulanması bu dolunay açısından önemli olacaktır diye düşünüyorum.

Dolunayda 1. Ev Boğa Ay’ı  ve karşısında bulunan 7. Ev Akrep Güneş’i  “Huzur, güvenlik, maddi ve manevi değerleri”  ve “gizli, saklı, manüplatif, güç odaklı ilişkileri, adalet temalı müdahaleleri” karşı karşıya ve görünür hale getirecek. Yine 7. Ev de bulunan Merkür Yay’da zararlı konumda çalışıyor. Gazeteciler, muhalefet, din görevlileri ile ilgili mevzular, uluslar arası işbirlikleri, özellikle ticari ve askeri ilişkiler önemli  ve konuşulur, medyatik olacaktır. 10. Evde Kova’da bulunan Mars bilimsel alanda atılımlara ancak aynı zamanda özgürlük, eşitlik ve isyanın eylemselleşeceğine işaret etmekte. Kova açısından Uranüs konumuna da bakarsak 12 evde olması arka planda işleyen, görünmez düşmanlığa da işaret ediyor.  En büyük sınavları yapan Satürn ise; 8. Evde, ölüm, bankacılık ve örtük denebilecek konularda bizi deneyecek.

Dolunay haritasında ben en önemli alınması gereken derslerin 11. Ev de ve GAD ile kavuşumlu Neptün gezegenin de olduğunu düşündüm. Neptün bu konumda; uyuşmuş, ilüzyon içinde ki  geniş kalabalıklara işaret ediyor. Gad ile ilgili olması ise hem geçmişten gelen çözmemiz gereken olumsuz bağlarımıza dikkat çekiyor, hem de çözüm için KAD Başak tarzını referans veriyor. Yani artık; “akıllı, organize, somut değerler üreten, yapıcı, hizmet odaklı olmayı”  çıkış yolu olarak gösteriyor.

Son olarak; Dolunay Boğa burcunda olduğundan, bireysel bazda özellikle boğaz çevremizle ilgili konular hassas olacaktır. Bu konuda; yeme, içme vs. konularını da sorgulamamız, ifademizi değerlendirmemiz iyi olabilir… Ayrıca materyeli en iyi kullanan burç olduğu için “biriktirmek” ve “aşırı satın almak” “israf” etmek gibi kusurlarımıza bir göz atmak fena olmayabilir… Şükretmeyi öğrenmek, uygulamak ve çevremize paylaşımcı olmak, ihtiyaç sahibi tüm canlıları aramak ve maddi manevi yardımcı olmak bu dolunay için hepimize olumlu etkiler verecektir diyorum.

Arayan için her zaman yeterince aydınlık ve karanlık vardır. Sevgilerle…

Birsen SUNGURAY

Dalai Lama Dedi ki ;

 

“Tibet dilinde bir söz vardır; ‘Acılar, güç almak için kullanılmalıdır’ denilir. Hangi zorluk olursa olsun, tecrübe ne kadar acı verici olursa olsun, asıl felaket umudu kaybetmektir.”
1. En sevdiklerinize bile bir gün gidebilme özgürlüğünü verin ki geri dönmek ve kalmak için bir sebepleri olsun.

2. Zamanın önünde durmak mümkün değil. Bir hata yaptığımızda, zamanı geri alıp yeniden baştan başlayamayız. Yapabileceğimiz tek şey, şimdiki zamanı iyi kullanmak.

3. Açık bir yürek, açık bir zihindir.

4. Kendi içimizde barış yapmadan dışarıyla barışı sağlayamayız.

5. Asıl hedef diğerlerinden daha iyi olmak değil, eski halinizden daha iyi olmaktır.

6. Bir göz, diğer göz içindir. Bu da demek oluyor ki, aslında hepimiz körlerdeniz.

7. Bir kaşık, içindeki yiyeceğin tadını alamaz. Aynı şekilde, budala bir kişi bilgelikle yaklaşmadığı sürece bilge bir kişiyi anlayamaz.

8. Tibet dilinde bir söz vardır; ‘Acılar, güç almak için kullanılmalıdır’ denilir. Hangi zorluk olursa olsun, tecrübe ne kadar acı verici olursa olsun, asıl felaket umudu kaybetmektir.

9. Hayatta en hakiki ilişki; karşındakine duyduğun sevginin, ona duyduğun ihtiyacın ötesine geçtiği sevgidir.

10. Her sabah uyandığında kendine şunları söylemeyi unutma: Bugün de uyandığım için şanslıyım, kıymetli bir hayatım var ve bunu boşa harcamayacağım, tüm enerjimi kendimi geliştirmek, kalbimle başkalarına da ulaşmak, herkesin iyiliğini sağlayacak şekilde aydınlanmak için kullanacağım. Başkalarına karşı iyi niyetli olacağım, başkalarına sinirlenmeyeceğim veya onlar hakkında kötü düşünmeyeceğim.

11. Tüm iyiliklerin kökleri, şükretmenin topraklarındadır.

12. Sessiz kalmak bazen verilecek en iyi yanıttır.

13. Gerçek kahraman, kendi öfkesinin ve nefretinin üstesinden gelebilendir.

14. Özgürlük mücadelemizde tek silahımız dürüstlüktür.

15. Kuralları iyi öğren, böylece onları işe yarar bir şekilde yıkabilirsin.

16. Sevgi ve merhamet lüks değil ihtiyaçtır. Onlar olmadan insanlık ayakta kalamaz.

17. İyimser olmaya çalışın, daha iyi hissedersiniz.

18. Karşılaştığımız zorluklara karşı kayıtsız kalmak, kabul edilemez bir şey. Yapmamız gereken şey sonuna kadar direnmek ve asla vazgeçmemek.

19. Bu hayattaki birinci amacımız, başkalarına yardım etmek. Eğer yardım edemiyorsanız, en azından canlarını yakmayın.

20. Eğer bir problemin çözümü varsa, yapılabilecek şeyler hala bitmediyse, o zaman endişelenmeye gerek yok. Eğer çözüm yoksa, endişelenmenin de bir faydası yok. Yani, endişenin hiçbir koşulda hiçbir faydası yok.

21. Mutluluğun kaynağı ne para, ne de güç. Mutluluğun kaynanığı sıcak kalplilik.

22. Benim dinim bu. Tapınaklara, karmaşık bir felsefeye gerek yok. Kendi zihnin, kendi kalbin senin tapınağındır. Felsefen, kendi sevecenliğindir.

23. Başarılarınızı, onları kazanmak için nelerden vazgeçtiğinizle ölçün.

24. Bir şeyin her açıdan olumsuz olması imkansız veya çok nadirdir.

25. Her nefes aldığınızda kendinizi, her nefes verdiğinizde de başkalarını sevin.

26. İnsanlar, hayatta tatmin ve mutlu olmak için farklı yollar seçer. Onların sizinle aynı yolda olmamaları, yollarını kaybettikleri anlamına gelmez.

27. Dinin tek amacı sevgi ve merhameti, sabrı, hoşgörüyü, tevazuyu ve bağışlayıcılığı kolaylaştırmaktır.

28. Doğru davranışları sergileyebilirsen, düşmanların senin en büyük manevi öğretmenlerin olur çünkü onların varlığı senin hoşgörü, sabır ve bilgeliğini geliştirmeni sağlar.

29. Biz farkında olsak da olmasak da her şeyin altında tek bir soru yatar: Hayatın amacı ne? Her insan doğduğu andan itibaren mutluluğu ister, acı çekmekten kaçar. Bunu ne sosyal şartlar, ne eğitim seviyesi ne de ideolojik şartlar değiştirebilir. Varlığımızın en temelinde hepimiz sadece mutlu olmak istiyoruz. Asıl önemli olan, mutluluğu neyin getireceğini keşfetmek.

30. Aradığımız sükunet ve mutluluğu sağlayacak tek şey, merhamet ve anlayıştır.

31. Büyük sevgilerin ve büyük kazançların büyük riskler sayesinde elde edilebildiğini hesaba katmayı unutmayın.

32. Çocuklara bakın. Tabii ki hepsi kavga ediyordur ancak genellikle yetişkin olana kadar kötü düşüncelerini içlerinde beslemek yerine konuşarak dışarı atarlar. Birçok yetişkin, çocuklara göre daha eğitimli olma avantajına sahiptir. Ancak gülümseyen bir yüzün arkasında derin negatif duygular barındırırken eğitimin ne önemi var ki? Çocuklar böyle yapmaz. Onlar birine kızdıklarında, bunu ifade ederler ve geçip gider. Ertesi gün aynı kişiyle yeniden oyun oynayabilir.

33. İnsanın kendi mantığında ve eleştirel yaklaşımında her zaman nihai bir otorite olmalıdır.

34. Evreni düşündüğünüzde, bir insanın yaşamı zayıf bir bip sesinden farksız. Bu dünyada her birimiz geçici misafirleriz ve bir süreliğine kalacağız. Bu kısacık zamanı yalnız, mutsuz veya rakipleriyle çatışma içinde geçirmek ne kadar büyük bir budalalık.

35. Bildiklerinizi paylaşın. Bu, daha ahlaklı olmanın bir yoludur.

36. Bir hata yaptığınızı fark ettiğinizde, hemen düzeltmek için adım atın.

37. Gelin, her bir günün ne kadar değerli olduğunu anlayalım.

38. Dünya barışı, içsel barışla başlamalıdır. Barış, sadece şiddetin olmaması anlamına gelmez. Barış, bana göre, insan merhametinin ortaya çıkmasıdır.

39. Tüm acılar bilgisizlikten kaynaklanır. İnsanlar kendi kişisel tatminleri veya mutluluklarının peşinden giderken, başkalarına acı verir.

40. Merhamet dini bir şey değildir, insani bir şeydir. Lüks değildir, kendi barışımızı ve zihinsel istikrarımız, insanlığın var olması için hayati öneme sahiptir.

41. Tüm temel dini geleneklerin amacı dışarıya büyük ibadethaneler inşa etmek değil, insanların içine iyilik ve merhamet inşa etmektir.

42. Mevcut toplumumuzun sorunlarından biri de eğtimin bizleri daha zeki, daha becerikli yapacağını sanmamız. Günümüzde toplumumuz bunun altını çizmese de eğitim ve bilginin en önemli yönü, bizleri daha faziletli şeylere ve zihinsel disipline yönlendirmesidir. Zekamızı ve bilgimizi en iyi şekilde kullanmak için iyi kalpli değişiklikler sağlayabiliriz.

43. İster insan, ister hayvan olsun, bu dünyadaki tüm canlılar hem kendi izlediği hem de dünyanın peşinden gittiği yola ve güzelliklere katkı yapmalıdır.

44. Mutluluk hazır bir şey değildir, sizin eylemlerinizle oluşur.

45. Gerçekten merhametli olmak, karşınızdaki size nagtif yaklaşsa veya sizi kırsa bile aynı şekilde davranarak sağlanır.

46. Sayısız galaksileri, yıldızları ve gezegenleriyle tüm bu evrenin derin bir anlamı olup olmadığını bilmiyorum. Ancak en azından bu yeryüzünde yaşayan insanlar olarak görevimizin, kendimizi daha mutlu etmek olduğunu biliyorum.

47. Siz ne kadar çok sevgiden beslenirseniz, eylemleriniz de o kadar korkusuz ve özgür olacaktır.

48. İnsan potansiyeli herkes için aynıdır. Eğer “Ben çok değersizim” diye düşünüyorsanız, bu yanlıştır. Kendinizi kandırıyorsunuz demektir. Hepimizin belli bir düşünce gücü var, peki o zaman sizde eksik olan ne? Eğer irade gücüne sahipseniz, değiştiremeyeceğiniz hiçbir şey yok. Kendi kendinizin efendisi sizsiniz.

49. Bir günde ne uzay istasyonu ne de aydınlanmış bir zihin ortaya çıkabilir.

50. Eski dostlar geçer, yenileri ortaya çıkar. Aynı değişen günler gibi. Eski bir gün geçer, yeni bir gün doğar. Önemli olan, bunu anlamlı hale getirebilmektir. Hem anlamlı bir arkadaşlık hem de anlamlı bir gün…

Akıllısın…İşine Yarıyor mu Bari?

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN EDWARD  İYİ Kİ VARSIN

18 Ağustos Edward Norton’ın yaş günüymüş. Bunu fark edince ve de  en sevdiğim, favori oyunculardan biri olması nedeniyle bir yazı yazmaya karar verdim. Bir çok filmini izlediğim Edward Norton’ın , bu filmleri hakkında duygu düşüncelerimi paylaşarak, ben de bir nevi zamanda yolculuk yapmayı planlıyorum :)  Sanırım sizlerde sevdiğiniz bir şarkı ya da filmle bunu yapıyorsunuz değil mi?

Edward Norton ilk önemli başrolünde Primal Fear’de oynamıştı.(1996)  Açıkcası filmi izleyen herkes iyi oyunculuğu konusunda hem fikir olmuştu. (ben hariç) Öncelikle bu filmin çok güzel bir müziği vardır. Bence mutlaka dinlemelisiniz. Bu film  “Özel Bir Kadın” filminden sonra Richard Gere’in adeta karizmasını  sergilemek amaçlı bir filmdi. Film de Norton, Gere’i çok fena  şekilde kandırıyordu. Aslında senaryo da ki bu mevzu ise biraz “Olağan Şüpheliler” filmi ile benzerlikler gösteriyor.

https://www.youtube.com/watch?v=UzWeU7_V2KY

Bu film sonrasında Edward Norton’ı  Rounders  yada Türkçeye “Tutku ağı” ismiyle çevrilen filminde izledim. Bu filmde Matt Damon yetenekli (Can Dostum etkisi sürüyordu hala) ama eskiden kumara filan karışmış tövbeli iyi çocuğu oynuyordu. Edward Norton ise ona bol sorun, aksiyon yaratan kötü çocuğu. Bu ikili karşılıklı tam bir yin&yang dengesi kurmuşlardı. Karşılıklı oyunları özellikle beraber oynadıkları sahnelerde çok iyiydi. Aslında ortakla oynama konusunda Matt Damon iyidir. Can Dostum filminde ki oscarını oyunculuk değil, Ben Affleck’le beraber senaristlik üzerine almıştı.

”poker masasında ilk yarım saatte yolunacak enayinin kim olduğunu anlayamazsanız, o enayi sizsiniz demektir.”

Ve işte budur dedirten flm; “American History X” Türkçeye “Geçmişin Gölgesinde” adıyla çevrildi.

Aslında film ırkçılık karşıtı bir film ( bu sinemanın klişe bir konusu gibi gelse de) Irkçılığı özellikle bazen aşırı  şiddet sahneleriyle bu konuya romantik bakanlara;  insanlık dışına çıkmayı veya etme-bulma dengesi ,  dostluk  gibi kavramları sorgulatmıştır. Gerçekten  film çok başarılıdır ama en çok bu başarıyı  başrol oyuncusu Edward Norton’ın  üst düzey performansına borçludur.

https://www.youtube.com/watch?v=XfQYHqsiN5g

Evet sırada “Fight Club” var. “Dövüş Klübü”  tabiî ki… Bu filmle Edward Norton kült bir filmde başrol oyuncusu oldu. Film ünlü sıra dışı yazar Chuck Palahniuk a ait bir eserdir. Edward Norton’ın oynadığı rol için ilk düşünülen oyuncu Russell Crowe olmasına rağmen, rol  Edward Norton’a gitmiştir. (Bence böylesi çok daha iyi) Filmin yönetmeni David Fincher ise Fight Club’a kadar yine iki çok önemli film çekmişti. Bunlar Yine Brad Pitt’le “Seven” ve yine çok iyi bir oyuncu olan Sean Penn’le  “Game” di. Yani son olarak, bu film için her alanda yıldızlar buluşması  denilebilir.

“Eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakmışsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş.”

“Sahip oldukların zamanla sana sahip oluyor.”

“Burada yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. Bu potansiyeli görüyorum ve hepsi heba oluyor. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyoruz.”

“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok, ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş, en büyük buhranımız hayatlarımız.”

 “Dövüş kulübünün ilk kuralı:kulüpten sözetmemek

2.kuralı:kimseye kulüpten sözetmemek
3.kuralı:Ayakkabı t-shirt yasak
4.kuralı:Dövüşler tek tek yapılır
5.kuralı:Dövüşte iki kişi vardır
6.kuralı:Biri pes derse sakatlanır ya da bayılırsa dövüş sona erer
7.kuralı:Dövüş gerektiği kadar sürer
8.kuralı:Dövüş kulübündeki ilk gecenizse dövüşmek zorundasınız”

 “Sizler özel değilsiniz,
Sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan
Kar tanesi de değilsiniz,
Sizler işiniz değilsiniz,
Sizler paranız kadar değilsiniz,
Bindiğiniz araba değilsiniz,
Kredi kartlarınızın limiti değilsiniz,
Sizler iç çamaşırı değilsiniz,
Sizler her şey gibi çürüyen birer organik maddesiniz…
Bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden yeri geldiğinde dalga geçen yeri geldiğinde gülüp geçen pislikleriyiz.”

https://www.youtube.com/watch?v=bY0NE5hovTc

Ve günlerden bir gün,  izlediğim bir filme hayran kaldım. Bu film “Cennetin Krallığı” idi. Bazen kendi kendime  En Enler yaparım. En sevdiğim filmler;  İlk 10 gibi. Ya da en sevdiğim şarkılar; ilk 5 gibi. Sanırım Cennetin Krallığı benim ilk 10’da her zaman yer vereceğim bir filmdir. BU filmi izledikten sonra yazılar akarken (Filmin yazılarını da okumayı severim bu arada) Oyuncularda bir Edward Norton idi. Gerçekten şaşırdım,   çünkü film boyunca hiç görmemiştim. Neyse; Edward Norton bu filmde Cüzzam hastalığından muzdarip kralı oynuyordu. Bir maskenin arkasından bile oynasa, çok iyi bir oyunculuk sergilemişti…

https://www.youtube.com/watch?v=XDrvdtgpu4M

Bu filmde bazı müziklerin Kardeş Türküler tarafından seslendirildiğini belirtmek isterim.

Birçok repliği ise üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektirir.

“Kudüs’ü bulmak kolaydır. İnsanların İtalyanca konuştukları yere git. Ardından başka bir dilin konuşulduğu yere kadar git.  Orada, doğduğun kişi olmazsın, kendi içinde olduğun kişi olursun. Yeni bir dünya. Daha iyi bir dünya. Bir Cennetin Krallığı. Vicdanlı bir dünya…”

“Nemo vir est qui mundum non reddat meliorem “  (Dünyayı daha iyi yapmayan insan, insan değildir.)

“Bir kral bir insanı yönetebilir. Bir baba oğul dünyaya getirebilir. Ama unutma, seni yönetenler kral dahi olsalar ya da güce sahip olsalar, ruhun herzaman sana ait olur. Tanrı’nın önüne çıktığında: “Bana bunu başkaları emretmişti.” ya da “Erdemli olmak beklenen şey değildi.” diyemezsin bu yeterli olmaz. Sakın unutma!”

“Din kelimesine fazla anlam yükleme. Din kelimesinin arkasına saklanan kaçıkların Tanrı adına her türlü kötülükleri yaptığını gördüm. Kutsallık, doğru hareketi yapmaktır ve cesaret kendini savunamayacak durumda olanları savunmaktır. Ve iyilik – Tanrı’nın istediği şey – [başını işaret ederek] burada ve [kalbini işaret ederek] buradadır. Ve her gün yapmaya karar verdiğin şey, seni iyi bir insanı yapar, [gülümseyerek] ya da yapmaz.”

2006 da Edward Norton iki önemli filmde oynadı. İlki bir çoğumuzun bildiği “Sihirbaz” filmiydi. Bu film bir dönem filmi gibi ama aynı zamanda bu dönem bir geçiş dönemi üzerine… Geçiş dönemleri insanların zaten yanılsamalı baktıkları dönemlerdir. Ki  şu tarihlerde de, sık sık bir geçiş döneminde yaşadığımızı düşünüyorum. Tabii ki neye, nasıl , ne kadar inanacağını bilmeyen insanlar var J Sihirbaz gibi bir film için, uygun bir atmosfer var filmde. Bence çok iyi bir film ve çok iyi oyunculuklar söz konusu olmasına karşın,  yine benzer bir atmosfer sunan “Prestij” filmiyle aynı yıl çekilmesi  bu film açısından kötü olmuş diyebilirim.

2006’da ki diğer filmi ise yine bir dönem filmidir. Film klasik bir W.Somerset  Maugham romanı olan Painted Veil’den uyarlanmıştır. Film Sanghay ve Mei Tan Fu ‘da geçmektedir. Özellikle kadın, erkek ve sevgi kavramı üzerine çok güzel bir filmdir.

https://www.youtube.com/watch?v=7P2F9fb_Z-s

Şimdilik bu kadar, macera devam edecek :)

Doğru Şeyler

Peter Drucker şöyle der ; “Etken olmakla, edilgen olmak arasında ki fark; doğru şeyleri yapmakla, şeyleri doğru yapmak arasında ki farktır.”

Geçenlerde bir yakınıma bir şeyler anlatırken, şunu farkettim. İçinde bulunduğumuz, ortam,ülke, zihniyet, sosyal gruplar vs. ile ilgili bir şey anlatılamaz ve örnek bile verilemez. Zaten içinde olunan bir duruma ya da oluşa insanların bakabilmeleri mümkün değil…

Bunun için eskiden izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. “Restoration” Bu film oldukça eski sayılır ve imdb puanıda pek yüksek değil. Konusuna gelince ;17. yy. İngiltere’sinde lüks ve sosyete düşkünü doktor Robert Merivel (yani Robert Downey Jr.) Kral II. Charles’ın güvenini kazanıp onun yanında kendine bir yer edinir. Kraliçenin şüphelerine önlem olarak ve bir ünvan ile arazi karşılığında Kral ondan metresi Celia ile evlenmesini ister. Ancak kralın yasaklamasına rağmen Celia’ya olan arzusunu yenemeyen Merivel, doğal olarak  saraydan kovulur. Böylece herşeyini kaybeden doktor, ilk önce akıl hastalarının “tedavi” edildiği  bir hastane de çalışır. Burda Meg Ryan’la tanışır. Sonra sokaklara döner, “kara veba” hüküm sürmektedir ve ünlü kuş şekilli Venedik maskesini takar, İnsanlara yardım etmeye çalışır. (Bir çok yeri atladım :) Filmin sonunda İngiltere Aydınlanma dönemine girer.

Gerek Ortaçağ’da  ki veba salgını için veya  bir çok tarihte gerçekleşmiş salgınlar için , konuyla ilgili ve bilgili  kişiler  mikroplardan ve hijyen eksikliği gibi konulardan size ziyadesiyle bahsedecektir. Öncelikle, kime sorsam  sanırım Ortaçağ’da yaşamak istemezdi…Peki neden? Ortaçağ’da din ağırlıklı hegemonya ve bunun devamı için her şey yapılmıştır. Basit bir örnek binlerce insan yakılmıştır :( çeşitli sebeplerle (mesela cadılık) Binlerce kedi de yakıldı. Biliyoruz ki, doğal sistemden neyi çekersen, dengesi bozulur ve seni vurur. Aşırı fare, haşerat vs. üremesi ile ve tabii ki bozuk hijyen şartları ve mikroplar sonucu 7 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Ne için?

Yine Avrupa’da kalalım. Bir de bunlar var…Endülüs’ten atılan kıvılcımlar, şehir şehir dolaşan Giordano Bruno ya da Erasmus’un, 3 haftalığına misafirliğe gittiği ev sahibine atfettiği “Deliliğe Övgü” (ev sahibi Thomas More oluyor) ve işte bunun gibi kıvılcımlar…Bunlar da amacına ulaştı.

Arayan için her zaman yeterince aydınlık ve karanlık vardır.

Bunun farkını ortaya çıkaran ise Peter Drucker’ın cümlesinden ibaret. Ana amaçlarımız (yani doğru şeyler)  adalet, sevgi, merhamet, cömertlik, onur  gibi erdemler değil,  güç,makam,ün,para vs. (şeyleri doğru yapmak) dönüşünce insanoğlu edilgen, yönetilen, her şeye razı, yüzer gezer, bencil adalara dönüşür. Yine yukarıda yazdığım üzere; hangi tohum yeşermedi ki? Hiç bir çaba karşılıksız kalmıyor. Aldığımız her nefeste, büyük resme nasıl bir katkımız olacağını   düşünmek ve buna uygun bir “biz” inşaa etmek daha doğarken üstlendiğimiz en büyük sorumluluğumuz aslında.

Kaygan zeminler için, kaygan zihinler için; Ya yoldasın, Ya da yoldan çıkmışsın.

Birsen SUNGURAY

 

 

 

 

100 Maymun Fenomeni

1952’de Koshima Adası’nda bilim insanları maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hiç de hoşlarına gitmiyor. Ama can boğazdan gelir diyerek kumlu da olsa tatlı patatesleri yemeye devam ediyorlar.

Bir gün, on sekiz aylık İmo isimli dişi maymun bu soruna bir çözüm buluyor, İmo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine de öğretiyor, İmo’nun arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğreniyor ve kendi annelerine de öğretiyor. Bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasinda yayılıyor.

1952 ve 1958 yılları arasinda genç maymunlar, beslenmelerini daha zevkli hale getirmek için, kumlu tatlı patateslerini yıkamayı öğreniyorlar. Bu daha sağlıklı ve zevkli yeni davranış biçimini çocuklarını taklit ederek onlardan yeni bir şey öğrenen yetişkin maymunlar da kazanıyor. Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve gençlerden de öğrenilebileceğini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ediyor. 1958’in sonbaharında çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Koshima maymunlarının bir kısmı (diyelim ki 99 maymun) artık patateslerini suda yıkayarak yemeyi öğrenmiş oluyor.

Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. İşte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşamı, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense devrim yaratıyor!  Ama hikâye bitmedi. Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de aynı anda patateslerini yıkamaya başlamaları… Yeni bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli bir oranı tarafından benimsendiği an, bu yenilik, mesafenin önemi olmaksızın zihinden zihine aktarılabiliyor.

Yani, “Yüzüncü Maymun Fenomeni” denilen bu fenomen şunu gösteriyor: Yeni bir düşünce, yeni bir yol, toplumda sadece belirli sayıda insanlar tarafından biliniyorsa, bu yenilik sadece o kişilere ait bir şey oluyor.

Ama “bilenlerin” sayısı belli bir kritik noktaya ulaştığı an, sadece bir kişinin daha “yeni yol”a katılması, toplum bilincinin aşama geçirmesine yol açıyor. Yeni düşünce, birdenbire herkes tarafından düşünülmeye başlanıyor. Niceliğin niteliğe dönüşme noktası…

“Yüzüncü Maymun Fenomeni”, Duke Üniversitesi’nden Doktor J.B. Rhine tarafından değişik deneylerde tekrarlanıyor. Sonuç her seferinde aynı. Bugüne dek mutsuz, huzursuz, bencil, korku dolu, karamsar bir dünya süre geldi. Zihinlerde hala taş devri korkularmı taşıyoruz. Yeniiklere açık, farklı düşünenler ise aşağılanıyorlar, alay ediliyorlar, toplum dışına itiliyorlar. Cesaretleri takdir edilmek bir yana söndürülmeye çalışılıyor bu insanların… Einstein bile teorisini ilk ortaya attığında meslektaşları tarafından kınanmış. Sıradan insan asla büyük insan olamaz. Doğar, yaşar ve ölür. Buna yaşamak denirse! Dünyada mutlu, huzurlu, sevecen, aydınlık dolu insanlar yok mu? Cesur bir dünya isteyen ve bu uğurda çaba göstermekten çekinmeyen, her şeyi göze alan insanlar yok mu? Elbette var. Sayıları gittikçe de çoğalıyor. İnsanın, insanlık boyutunda devrim yapabilmesi için yüzüncü maymunun aralarına katılmasını bekliyorlar. “Yüzüncü Maymun” belki de sizsiniz.

Her Söz Bir Duadır

 Her söz bir duadır. Bu nedenle kullandığınız her sözcüğün niyetinizle, varmak istediğiniz noktayla ilgili olmasına özen gösterin. Ağzımızdan çıkan en küçük bir söz bile tüm vücudumuza, tüm evrene yaydığımız bir emirdir. Dolayısıyla odaklandığımız düşünceler ve sıkça ağzımızdan çıkan sözler bir süre sonra bizim gerçekliğimiz olmaya başlar.

Bugüne kadar kim bilir size neler söylendi? Sadece öyle söylendi diye hiç denemeden, farkında bile olmadan kabul ettiğiniz kim bilir neler var? Ancak bunların artık önemi yok. Önemli olan nasıl bir “siz” yaratmak istediğiniz. Hayal ettiğiniz yeni sizi yaratırken, kelimelerin, hedefinize uygun olumlama cümlelerinin gücünü unutmayın. Bu cümleleri boş kaldığınızda, araba kullanırken, uykuya dalmadan önce, sabah kalkar kalkmaz aynaya bakarak sık sık yüksek sesle tekrar edin. Ödev verilmiş bir ilkokul çocuğu gibi sayfalar dolusu yazın. Yazı evrenle yaptığınız bir sözleşmedir.
Kendi olumlama cümlelerinizi yazmak istediğinizde dikkat etmeniz gereken birkaç nokta var:

1. Olumlama cümleniz olumlu olsun! Yani Hasta olmak istemiyorum yerine Sağlıklıyım gibi tamamen olumlu kelimelerden seçilmiş kalıplar kullanın.

2. İstiyorum ifadesinden kaçının. Mutlu bir hayat istiyorum demek yerine Mutlu bir hayata sahibim deyin. Evren onaylayandır. İstiyorum dedikçe istemekle kalırsınız. Sahibim dediğinizde tüm hücreleriniz o andan itibaren mutlu bir hayata sahip olduğu komutunu alır ve size bunu yaşatmaya başlar.

3. Cümleler hedefinizi net içersin. Zayıflıyorum gibi sonunun nereye gittiği belli olmayan cümleler kullanmayın. Eğer muhakkak zayıflamakla ilgili bir cümle kurmak istiyorsanız, varmak istediğiniz hedef kiloyu da içine koyarak 55 kilodayım, hatta 55 kiloda olduğum için şükürler olsun deyin.

4. Belirsiz ifadelerden kaçının. Kurduğunuz cümle herkes tarafından anlaşılabilecek basitlikte olsun.

5. Cümlelerinizi gelecek zaman yerine şimdiki zaman veya geniş zaman kipinde kurun. Çok mutlu olacağım demek yerine Çok mutluyum deyin. Gelecek zaman kipi yaşamak istediğiniz durumu her zaman daha ileri bir zamana öteler. Böylece hiçbir zaman o durumun içinde olamazsınız.

6. Olumlamalarınız başka insanlar hakkında değil kendiniz hakkında olsun. Bana saygı göstersin demek yerine, saygı görmeyi hak ediyorum deyin.

7. Cümlelerinizi yumuşatabilirsiniz. Kendimi olduğum gibi kabul ediyorum şeklinde ilk başta ikna olmakta zorluk çektiğiniz cümleleri kendimi olduğum gibi kabul etmeye niyet ediyorum/ hazırım/ başlıyorum, kendimi olduğum gibi kabul etmeyi öğreniyorum şeklinde yumuşatın. Zamanla bu cümleleri kabul ediyorum şeklinde değiştirirsiniz.

Japon Dr. Masaru Emoto suyun, söylenen sözlere, hissedilen duygulara, gösterilen görüntülere ve dinletilen müziğe göre nasıl bir değişim gösterdiğini birbirinden muhteşem su kristali fotoğraflarıyla gözler önüne seriyor. Vücudumuzun 4’te 3’ünün su olduğunu düşünürseniz, ağzınızdan çıkan her sözle önce kendinize sonra çevrenize neler yaptığınızı daha iyi anlayabilirsiniz.

Hayatınızı değiştirmek istiyorsanız mutlaka kullandığınız cümleleri de değiştirin ve olumlama cümlelerini bol bol kullanarak ruh halinizi daha olumluya çekin.

 

Othello; Şöyle Ya Da Böyle Olmak

Iago – Şöyle ya da böyle olmak elbette kendi elimizde. Bedenimiz bahçemizdir, irademiz de bahçıvanı; ister ısırgan dikersin, ister kekik, ister hıyar yetistirir, kabak ekersin; bahçeni ya tek bir bitkiye ayırabilirsin ya da bir sürü çiçekle doldurabilirsin; yeter ki sen iste!

Bahçenin kısır kalması da elinde, verimli bakımlı olması da..

Bunların hepsini yapmak irademize bakar. Neyse ki duygularımız mantıgimızla dengelenmis. Yoksa damarlarımızdaki şu azgınlık, içimizdeki şu şehvet düşkünlüğü bize ne oyunlar oynardı. İyi ki mantık denen şey var da, kuduran isteklerimizi, bedenimizin iğnelenmelerini, dizginsiz tutkularımızı bastırabiliyoruz.

Senin aşk dediğin şey, işte bu tutkularımızın bir uzantısı, bir sürgünü…

William Shakespeare

Macbeth; Yapmakla olup bitseydi

MACBETH
Yapmakla olup bitseydi bu iş,
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
Bir vuruşta sonuna varılsa işin,
Bir anda bu dünyayı  kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı
Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.
Verdiğimiz kanlı dersi alan
Gelip bize veriyor aldığı dersi.
Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor
İçine zehir döktüğümüz kupayı.

Adam burada, iki kat güvenlikte:
Bir kere akrabası ve adamıyım:
Ona kötülük etmemem için iki zorlu sebep.
Sonra misafirim; Değil kendim bıçaklamak,
El bıçağına karşı korumam gerek onu.
Üstelik  Duncan, ne iyi yürekli bir insan,
Ve ne bulunmaz bir kral.
Her değeri ayrı bir İsrafil borusu olur
Lanet okumak için onu öldürene!
Acımak yeni doğmuş bir çocuk olur, çırılçıplak,
Kasırganın yelesine sarılmış,
Ya da bir melek, görülmez atlarına binmiş göklerin,
Ve gider dört bir yana haber verir
Bu yürekler acısı cinayeti,
Göz yaşı savrulur esen yellerde.
Sebep yok onu öldürmem için,
Beni mahmuzlayan tek şey, kendi yükselme hırsım;
O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne
Öbür tarafa düşüyor, eğerde duracak yerde.

William Shakespeare

Venedik Taciri; Merhamet zorla olmaz

PORTİA

Merhamet zorla olmaz;
Gökten süzülen yağmur gibidir.
İki yönden kutsaldır:
Hem vereni kutsal kılar, hem alanı.
En yüce kişilerde en güçlüdür;
Tahtında oturan hükümdara
Tacından daha çok yaraşır.
Hükümdarın asası, dünyasal gücü gösterir;
Hayranlık uyandıran yüce bir mevkiin;
Kralların korkutucu, ürkütücü özellikleri onda yatar.
Oysa merhametin yeri bütün bunların ötesindedir;
Kralların yüreğinde taht kurmuştur o;
Yüce Tanrı’nın bir özelliğidir.

Dünyasal gücün, Tanrısal güce en yakın hali,
Adaletle merhametin uzlaşmasıyla çıkar.
O halde, Yahudi, adalet istiyor olsan da
Şunu unutma: Adalet uygulanacak olsa
Hiçbirimiz kurtulamazdık.
Dua ederken hep merhamet dilediğimiz gibi,
Yine ettiğimiz dua sayesinde
Yaptığımız işlerde merhametli olmayı öğreniriz.
Senin aradığın adaleti yumuşatmak için söyledim bunları.
Ama istediğinde ısrar ediyorsan,
Yasaları olduğu gibi uygulayan bu Venedik mahkemesi
Şu tüccarın mahkumiyet kararını vermek zorundadır.

William Shakespeare

5 Haziran Yeniayı

Merhabalar,

5 Haziran saat 6’da ikizler burcunda 15 derecede yeniay başlayacak. İkizler burcunun değişken doğası ve değişken burçlarda ki gezegen ağırlığı, yeni ve değişken bir döneme gireceğimize işaret ediyor. İkizler burcunda aynı zamanda güneş ve Venüs olması yeniayın yönetici gezegeni Merkür’ün ise boğa burcunda olması karşılıklı ağırlama sağlıyor. Bu sürecin maddi ve manevi değerler açısından önemli olacağını, tüm ilişkilerin bizim için kadersel etkileri olacağını düşünerek hareket etmemiz, zihinsel planda bulunan duygu ve düşüncelerimizi temiz tutmamız önem arz etmekte. Merkür’ün boğa burcunda olması düşüncelerin somuta dönüşmesinde etkili bir enerji sağlıyor. Tabi düşünceleri somutlaştırırken, doğru değerler üzerinden kurgulanması en doğrusu. Çünkü değişken burçlarda bulunan yay’da Satürn, başak’ta Jüpiter ve balık’ta Neptün kendi tarzlarında dengeleri koruyorlar.

Yeniay ikizlerde olacağı için; olumlamalarımızı bu burç enerjisine göre yapabiliriz. İkizlerin enerjisi için ana başlıklarımız; Değişim, tarafsızlık, gözlemek, öğrenmek, pratik olmak, uygulanabilir çözümler, güncel kalma, akılcılık, yeni yönler, ifade etmek, hareket, seyahat, araştırmak, yakın çevremiz olarak özetleyebiliriz.

Aramasını bilene, her zaman yeterince aydınlık ve karanlık vardır. Işığınız bol olsun, sevgilerle…

Birsen G. SUNGURAY

Şemsi Tebrizi’nin 40 kuralı

Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı:

1. kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir,akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun,omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil !

3. kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar.  Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. kural: Ne yöne gidersen git, doğu,batı,kuzey ya da güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

11. kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Ssenden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca ,şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. kural:Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış birsanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde belebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir , ne layıkıyla sevebilirsin.

17. kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.

19. kural:Başkalarından saygı,ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi,hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı , kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir , ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak , buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. kural :  Kainat yekvücud, tek varlıktır. Herşey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,”ne yapalım, kaderimiz böyle”deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin,ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez kusur örter.

31. kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ,ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama !

33. kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. kural :  Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan !

37. kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım ? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa,yazık !
Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde..

Zamandan Kalan

Bahar geçti, yaz bitti

Kış ise her zaman kapıda

Söylenmemiş şarkılar

Cebimde, gönlümde

Geçmez günler, Coşar oldu

Bekledim, bekledim, bekledim

Zaman sen bana ne ettin?

Beni benden ettin

Zaman sen bana ne verdin?

Fark etmeyi öğrettin,

Çark etmeyi öğrettin

Yoldan öte bir yol var

İçimdeki uzayda,

Düşten fazla gerçek var

Kafamdaki sarayda

Yaktığım köprünün ahı var

Benden bile ziyade

Ateşten alev aldım

Aklımda tutuştum,

Sönmüş külden,

Anka oldum…

Değiştim, değiştim, değiştim

Zaman sen bana ne verdin?

Bana yeni ben verdin

Zaman sen bana ne verdin?

Fark etmeyi öğrettin

Sabretmeyi öğrettin

Birsen SUNGURAY

Victor Hugo’dan bir anı

Victor-Hugo

Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikânemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: “Igooooooor!”. Defalarca haykırmama karşın Igor’un beni duyduğu yoktu. Sidik torbam atlas okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte. Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle “Seni haddini bilmez, buruşuk orospu çocuğu! O işediğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!” dedi. İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.

Victor Hugo

YAŞA

İyi ol, fakat çok iyi olma!
Birazcık huysuz ol, fakat çok değil…
İçinden geliyorsa dua et.
Eğer sana rahatlık veriyorsa, arada bir küfür de et!
Etrafındakilere mümkün olduğunca dostça davran, müşfik ol.
Eğer bir gün kötü davranmanı gerektirecek bir durum karşısında kalırsan; bağır, çağır, kır, dök ve unut!
Her zaman ve her yerde eline geçen bütün saadeti yakala, en ufak bir parçanın bile kaçmasına izin verme…
Yaşa, her şeyden önce yaşa!
Ve sırf tesadüfen, bu dünyaya gelmiş olduğun için,
Laf olsun diye günlerini geçirme…
Eğer gerçek aşkı tanıyacak kadar şanslıysan,
Bütün kalbin, ruhun ve bedeninle sev!
Hayatını o şekilde yaşa ki, her an kendi elini sıkabilesin…
Ve her gün faydalı olan, hiç olmazsa bir şey yap ki,
Gecelerin yaklaşırken örtüleri üzerine çekip kendi kendine “Ben elimden geleni yaptım!” diyebilesin…
Düşüncelerin neyse hayatın da odur…
Hayatın gidişini değiştirmek istiyorsan, düşüncelerini değiştir!

WILLIAM SHAKESPEARE