Muzaffer İzgü’nün Adanası

muzaffer-izgu

Adana büyüdü, büyüdü, gitti Tellidere’ye, Kurttepe’ye. Oysa benim çocukluğumda Adana, tren istasyonunda biterdi. Ondan sonrası, bağlar, bahçeler… Karşıyaka mı ( Ötegeçe ), o da Devlet Hastanesi’nin orda biterdi.

Benim anılarım o Adana!da kaldı.

“Allahının horozuna kravat takayım’’ derlerdi Adana’da. Takarlardı da. Söylendiğine göre çok eskiden bir Süslü Cumali varmış Adana’da, şimdi Hürriyet, eski adı Karalar Mahallesi olan mahallede. Bu Cumali öyle severmiş ki horozunu, onu da süslermiş, biryantinler sürermiş tüylerine horozu güzel görünsün diye, ibriğine aşı boyası çalarmış, pelerin giydirirmiş bazen horozuna, ayaklarına tozluk geçirirmiş zehir yeşili ipekten. Ne olmuşsa olmuş, bir gün de kravat takıvermiş horozunun boğazına Cumali.

Gülmeyi, espriyi severdi Adanalı.

Kim bilir, belki de gülünsün diye horozunu süslüyordu öyle Cumali. Kale kapısı’nın Hayte Emmi’si öleli yıllar oldu, ama ondan kalma sövme sürer giderdi Adana’da. Her zaman bir sövücü bulunurdu Adana’da, hem de parayla. Verirsin parayı, şaka olsun diye gider istediğin kişiye söver. Dayak yiyecekmiş, kovalanacakmış hiç önemli değil. İstersen zort da çektirirsin. O denli zort ustaları vardı ki Adana’da sağ elini düdük yapıp koydu mu ağzına, başladı mıydı nağmeli nağmeli zortunu çekmeye, başlar bir anda dönüverir, sanki çok duygusal bir ezgiymiş gibi dinlenirdi zort. Ondan sonra da sorulurdu, ‘’ Bu zort kime?’’ diye. Birinedir. Az sonra anlaşılır, dudaklar yayılır, gülümseme başlar. Zort çekilen mi, o da güler çünkü şakayı kaldıracak denli kendine güvenlidir.

O zamanlar soğutan klimalar ne arar ki?

Öyle de sıcaktır ki Adana yaz günlerinde, sıcak, yalım yalım fırın kapağından gelir gibi yalar geçer insanın yüzünü. Ama Adanalı şikayet etmez sıcaktan. Yeter ki soğuk olmasın. Sıcaklık kışın on derecenin altına düştü müydü, uf amana başlar adanalı “Dondum anam dondum. Ne lan bu soğuk?’’ Soğuk konuşulurdu da, sıcak konuşulmazdı Adana’da, sanki sıcak kentin bir parçasıymış gibi. Varsıllar yazın Bürücek, Tekir yaylalarına çıkarlardı, yoksullar da damlara. Ne denli çok kırık çıkık olayı olurdu. Çatısının üzerine çaktığı oluklu çinkonun üzerine, hiçbir yanında koruma duvarı olmayan damına serdi miydi döşeğini, uf püfür püfür… Eh bir de uyku arasında canı su istedi miydi, ya da bir yanından öteki yanına dönerken kendini kocaman bir yatağın içinde sandığı anda, kendini damdan aşağıda bulurdu. Olsun. Adanalı kırığa çıkığa razı. Evlerin içi sanki cehennem… Ya dam, sanki yayla. Bir de cibinlik uydurdu muydu üzerine, sivrisineklerin hepsi aç kalır. Geceleri o incecik cibinliğin içine bile girerdi kebap kokusu. Ne sabahın dokuzu, ne gecenin biri mutlaka bir köşe başında gezgin kebapçı olurdu. Sıcaktan bunalıp Adana’yı dört dönen, yazlık sinemadan çıkıp karnı acıkan, gezgin kebapçının önünde tünerdi. İki şiş mi, üç şiş mi, tike mi, kıyma mı yoksa ciğer mi, canının istediğini dürüm yaptırıp yerdi.

Yemesini sever Adanalı.

Şarap da olurdu bu gezgin kebapçılarda. Arabanın bir yanında beş on litrelik musluklu bir teneke asılıdır. Bekçiye, polise, dikkat edip kebabı yiyen oradan sabunu alır, musluğu açar, elini yıkar. Varsın öyle olsun. Bilen bilir, haydi bir ısırık dürümden acılı acılı, ondan sonra çömel, aç musluğunu tenekenin, ama önce sağa sola iyi bak, bekçi falan var mı diye, ondan sonra dik şarabını kafaya. Kebapçıyla sonradan hesaplaşması çok kolay. “Kaç kez elini yıkadın ağam?’’ “Üç kez”. Sökül o zaman üç bardak şarap parasını, tut evin yolunu. O gençlik yıllarımda, o gezgin kebapçılarda içtiğim sinekli şarapların tadını bir daha hiç alamadım…. O sarı musluktan nazlı nazlı akan, kan kırmızısı şaraplar ne güzeldi.

Ya o Adana’nın göbeğindeki, Kalekapısı’ndaki işçi pazarı…. Doğu Anadolu’dan, Güneydoğu Anadolu’dan gelen kadınlı erkekli işçiler… Dizilirlerdi yolun kıyısına. Ağanın adamı elçi bir bir seçerdi bu işçileri. Sağlam mı, çürük mü diye dişlerine bile bakardı. Yalvarırdı işçiler, “Beni de beni de’’ diye. Ama elçiye dayanıklı adam gerekliydi, çünkü ağası öyle buyurmuştu. Kadın seçilir, kocası seçilmezdi. Adam ezik, buruk, elçiden bir uyarı, “Hadi lan dellek ağlama, sen de alaçıkta çocuk bakarsın’’.

Külhanbeylerin de köküne kıran girdi. Nerde o eski Adaba külhanbeyleri, İzo’lar, Çocuk Yasinler, Sırrılar, Asvalt Rızalar, Garagaturlar…. Öyle bir yürürlerdi ki ceketi omuza atıp, böyle kollar iki yana açılmış, kolu kıvıramaz, çünkü kocaman bıçağı zulasında tutuyor. Parmaklar açık ki, sanki bir anda insanı tutup öfeleyecek. Göğüs, köşker göğsü gibi öne fırlamış…. Külhanbeyi önde, iboları arkada Atatürk Caddesi’nde tur atıyorlar. Selam dur, külhanbeyi geçiyor. Külhanbeyinin keyfi bilir, kiminin selamını alır, kiminin almaz. En iyisi, yolunu değiştir, geç karşı kaldırıma.

Ya şalgam tutkusu.

Her gün bir bardak şalgam suyu içmezse Adanalının işi rast gitmezdi. Öyle suyu lık lık içmez. Şalgamcıya şalgamını ısmarlarken, “Deneli olsun ağam’’ der. Şalgamcı önce bardağın içini kara havuçlarla doldurur. Üstünü de şalgam suyuyla tamamlar. Çiğne havucu, iç şalgam suyunu, her derde deva, sindirime, kan dolaşımına, kabızlığa, felce birebirdir.

Ne çok sever Adanalı gülü.

Bir gül kentiydi Adana. Ama sarı gül. Mayıs ayı değil, nisan ayıdır gül ayı. Bazı deli güller marttan açar. Her evin avlusunda tenekeler içinde sarı güller vardır. Bu gül tutkusundan mıdır Adanalı “Gülüm’’ der birbirine seslenirken…

Ya o “Lan efendi’’ söylemi.

Öyle derdi Adanalı, İster vali olsun, ister en büyük müdür, “lan efendi müdür bey, benim sana arz edecek bir derdim var’’ diye başlardı… Oradaki Efendi sözcüğü saygıydı belli, ya o lan? Lan da mutlaka içtenliğiydi, kendine çok yakın gördüğü içindi.

O Adana’yı çocukluğumun Adana’sını çok özlüyorum.

MUZAFFER İZGÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir