İşte fener böyle tutulur! (En favori fıkralarımdan)

Askeri bir birlik çölde ilerlemekte… Su az, yemek az, s?cak çok, kad?n yok…
Nas?l olmu?sa olmu?, bir çöl dilberi ç?km?? birli?in kar??s?na. Komutan hemen çöl güzelinini himayesine alm??. Ak?am olup hava kararmaya ba?lay?nca, çad?rlar kurulmu?, askerler nöbete geçmi?ler, komutan da çöl dilberini al?p, karanl?k çad?r?na girmi?. Eh, amaç belli…
Belli ama, komutan bir türlü yapmas? gerekenleri yapmay? beceremiyor. “Karanl?ktan herhalde…” diye dü?ünüp eline bi fener alm??… I-?h… Bir elde fener ta??yarak hiç olmayacak…
Kap?da bekleyen nöbetçi askeri ça??rm??, “tut ?u feneri ?uraya” demi?… I-?h… Yine olmuyor… Olmaz tabii, komutan beceriksiz olunca…
En sonunda komutan kükreyerek do?rulmu?, askerin elindeki feneri alm??, “sen geç bak?y?m ?imdi oraya” demi?…
Asker bu… Komutan?na benzemez… ?ip-?ak…
Komutan askerin ensesine bir ?aplak indirmi? ve “gördün mü…” demi? “fener böyle tutulur i?te…”

Verdikçe veriyor.

Adamın birine sayısaldan büyük ikramiye çıkıyor. Karısına bile söylemiyor, sabaha karşı ikramiyeyi almak için Ankara’ya yola çıkıyor. Tam Elmadağ’a gelmişken bir telefon… Arayan kayınbiraderi.

– Neredesin enişte?
– Dışarıdayım hayırdır.
– Çabuk eve gel
– N’oldu, çok mu acil?
– Hemen gel ablam
– Yoksa hasta mı?
– Yok sizlere ömür

Telefonu kapattıktan sonra adam koltuğa yaslanıp kendi kendine

– “Ey güzel Allah’ım, verdikçe veriyor, verdikçe veriyor”

Zeki Hostes.

Bir uçakta pilot aniden hostesleri ça??rm?? ve demi? ki:

– Uçak dü?mek üzere. Tüm yolculara atlamalar?n? söyleyin. ?u anda deniz üzerindeyiz ve denize çok yak?n uçuyorum, atlarlarsa kurtulma sanslar? var ama atlamazlarsa herkes ölecek!

Tabi boyle bir ?eyi insanlara yaptirmak çok zor. Hosteslerden birisi dü?ünmü? ta??nm??, herkese uygun bir dille anlatilirsa ucaktan atlamalari saglanir diye karar vermis ve ilk olarak Amerikali kafilenin yanina gitmis:

– Sayin yolcularimiz; uzerinde bulundugumuz alan Japonlarin arastirma laboratuarlariyla kapli. Eger oraya ulasirsaniz tum Japon teknolojisi sirlarini kaparsiniz!

Butun Amerikalilar kosarak cikisa gitmis ve atlamis; Sonra hostes Ingilizlere yonelmis:

– Sayin yolcularimiz su anda dunyanin en genis ve verimli somurgeleri uzerindey iz; eger hemen el koyarsaniz sonsuz a dek sizin olurlar!

Butun Ingilizler hevesle atlamis; s?ra Frans?zlara gelmis. Hostes:

– Bayanlar baylar, affedersiniz rahatsiz ediyorum; fakat rica etsem ucaktan atlar misiniz? ?imdiden tesekkur ederim.

demis Fransizlar:

– Tabi, mersi!

demis ve sirayla atlamislar. ! Hostes bu kez Almanlara yonelmis:

– Atlayin cabuk asagi!

diye bagirmis Alman kafile ‘heil’ demis ve atlamis. Veee sira gelmis Türklereee. Hostes yandan yandan gulumseyerek ve koltuga hafif dayanarak soyle demis:

– Siz var ya… Buradan hayatta atlayamazs?n?z !

 

Brejnev Küba’da (En favori fıkralarımdan)!

Brejnev, Küba’ya gelecekmi?. Kübal?lar
toplanm??, bir ho?luk yapacaklar.
Ülkenin en iyi ressam?na ba?vurmu?lar. Bir tablo yap.
Ad? “Brejnev Küba’da” olsun demi?ler.
Ressam:
“- Hadi oradan” demi?.
“- Ben adam? görmedim bile. Adam hayat?nda
Küba’ya gelmedi.
?imdi ben nas?l “Brejnev Küba’da” diye
atmasyondan resim yapar?m?”
Tesadüf bu ya. Bizim Temel, püro almaya
Havana’ya gelmi? o s?rada.
S?k?nt?y? duymu?.
“- Ben size istedi?iniz tabloyu yapar?m. Bana
bir sand?k püro verirseniz” demi?.
Vermi?ler.
Temel bir hafta sonra, Kübal?lar’? ça??rm??.
– “??te tablonuz” demi?. Tuvalin üzerini örten
bezi h?zla a?a?? çekivermi?.
Kübal?lar da donup kalm??lar.
Tabloda, yatakta iki ki?i, al takke ver külah.
– “Bu ne” diye gürlemi?, Turizm Bakan?.
– “Bu ne?.. Bu kad?n kim?..”
– “Brejnev’in kar?s?!” demi?, Temel.
– “Peki bu üstündeki adam kim?”
– “Brejnev’in u?a??!..”
– “Peki Brejnev nerde ulan!..”
– “Brejnev Küba’da”

 

Sarı lira gibi ömrünüz.

Yaşamak değil bizi bu telaş öldürecek,
Bırakın Paris’te ılık rüzgarlarla
Taratmayı saçlarımızı,
Sevgilimizle doyasıya sohbet bile edemedik biz,
Gözümüz saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişilecek bir yerler vardı,
Aranacak adamlar, yapılacak işler,
Bir sonraki günün telaşı,
Bir öncekinin terine bulaştı,
Başkalarının hayatı bizimkini aştı,
Kör karanlıkta çalar saat sesi,
Kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu,
Veya yavuklu öpücüğü ile uyanma düşlerini,
Hababam erteledik,
20 li yaşlardan 30 lara kurduk saatin alarmını.
30 lardan 40 lara, sonra 50 lere
Öyle yanlış kurgulanmış ki hayat,
Kuşlukta uyuma imkanı sunduğunda size,
Artık uyku girmez oluyor gözlerinize,
Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek
İmkanına kavuştuğunuzda,
Söyleşecek sevişecek kimse kalmıyor yanınızda
Özenle yarına sakladığınız
Bir sarı lira gibi ömrünüz,
Vakti gelip de sandıktan çıkarttığınızda,
Bir de bakıyorsunuz ki
Tedavülden kalkmış…

Korkuyor.

İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.

Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.

Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.

Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.

 

William Shakespeare

 

Korkuyorum.

Yağmuru seviyorum diyorsun,

yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun…

Güneşi seviyorum diyorsun,

güneş açınca gölgeye kaçıyorsun…

Rüzgarı seviyorum diyorsun,

rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun…

İşte,bunun için korkuyorum;

beni de sevdiğini söylüyorsun…

William Shakespeare

Yavaş yavaş ölürler.

Yavaş yavaş ölürler seyahat etmeyenler,
Yavaş yavaş ölürler
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörmeyi
barındıramayanlar,
Yavaş yavaş ölürler…

Alışkanlıklarına esir
olanlar, her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,

veya bir yabancı ile konuşmayanlar,
Yavaş yavaş
ölürler…

İhtiraslardan ve verdikleri heyecanlardan kaçanlar,
tamir
edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek
istemekten
kaçınanlar,
Yavaş yavaş ölürler…

Aşkta veya işte bedbaht olup
istikamet değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına
çıkmamış
olanlar.

Yavaş yavaş ölürler ……

Pablo Neruda

 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Ataol BEHRAMOĞLU

En güzel…

En güzel deniz:
Henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk:
Henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
Henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
Henüz söylememiş olduğum sözdür…
24 Eylül 1945
Nazım Hikmet RAN

Kadınlar gittiğinde…

Kadınlar gittiğinde…

KADINLAR gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar.

Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde “yetim-öksüz” kalan çok olur:

Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler…

Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar.

Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.

Sık sık boynunu büker “sarıkız”.

O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz, değerini kimse anlayamaz krom hac tasının.

Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz.

*

Bir kadın gittiğinde...

Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci...

Bir anne gider...

Bir dost...

Bir arkadaş...

Bir sevgili...

Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.

*

Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.

Kapı eşiğindeki “Dikkat et…” duyulmaz, annesi gitmiştir “geç kalma”nın.

Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler.

Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok “yetim” bırakmıştır arkasında.

 

Bekir COŞKUN
20 Temmuz 2006