Saint Exupery ve Küçük Prens

Antoine de Saint-Exupéry

Fransa’nın Lyon şehrinde doğdu.  Beş  kardeşin üçüncüsüydü. Aristokrat bir aileye mensup olan Exupéry,  dört yaşındayken babasını kaybetti. Babasının ölümünün ardından aile hızla yoksullaştı. Anneleri kültürlü bir kadındı. İlk öğretmenleri anneleri oldu. Exupéry okulda başarılı değildi. Ödevlerle arası yoktu, sürekli ceza alıyordu. Uçaklarla 12 yaşında tanıştı. Evlerinin yanındaki hava alanına gizlice girer ve uçakları yakından seyrederdi. 12 yaşındayken bir pilot onu uçağına aldı ve uçurdu. Kardeşi François’in ölümü onu ve ailesini çok sarstı. Liseyi bitirdikten sonra pilot olmayı çok istediği halde annesini kırmamak için denizcilik okuluna kaydoldu. 19 yaşında Ecole des Beaux-Arts’ta mimarlık fakültesine girdi. 21 yaşında orduya çağrıldı. Eğitimini yarıda bırakıp askere gitti. Askerlik görevini Fransız Hava Kuvvetlerinde teknisyen olarak yaptı. Strasbourg şehrinde pilotluk eğitimi aldı. Askerliğin ardından ailesinin isteği üzerine Paris’te bir ofiste kamyon satıcısı olarak çalışmaya başladı. Ticaret yaşantısında başarısız oldu. Bu arada yazı yazmaya da başlamıştı.

1926 yılı hayatında bir dönüm noktası oldu: Tekrar uçmaya başlamıştı. Toulouse ve Dakar arasında posta servisi yapan uçağın pilotu olarak göreve başladı. İlk kitabı Güney Postası’nı bitirdi. Burada ilk uçuş deneyimlerini anlatıyordu. Aynı şirketin Arjantin  bölge sorumluluğuna getirildi. Gece Uçuşu adlı romanı Arjantin’deki yaşantısını anlatır. Paris’te evlendi. 35 yaşındayken uçağı arıza yaptı ve Tunus’ta çöle zorunlu iniş yaptı, kayboldu. Dört günlük zorlu çöl macerası ardından bir Bedevi tarafından bulundular. İspanya İç Savaşı boyunca Fransız gazetesi adına muhabir olarak görev yaptı. Havacılık alanında birçok buluşa imza attı. Gece uçuşlarını düzenleyen cihazların geliştirilmesinde katkı sağladı.  II.Dünya Savaşı başladığında Fransa,  Almanya’nın işgaline uğradı. Komutanları Exupéry’ye sağlık durumunun savaş şartlarına uygun olmadığını söylemesine rağmen o askere yazıldı. Fransa’nın yenilgisi üzerine ABD’yi gitti. Buradayken yazdığı Dünya ve İnsanlar ile Savaş Pilotu adlı iki kitabı New York’ta çok tutuldu. En önemli eseri Küçük Prens’i de bu dönemde yazdı. Savaşın getirdiği yıkımın ortasında dünyaya bir umut mesajı vermek istiyordu. Bunu Küçük Prens’te bir çocuğun gözüyle yapmaya çalıştı. Ülkesinin işgal altındaki durumu onu çok üzmekteydi. Olaylar karşında sessiz kalamayacağına karar vererek ABD ordusuna katılarak yüzbaşı rütbesiyle Kuzey Afrika’ya gitti. Görevi Alman ordularının hareketini havadan izlemekti. Yine böyle bir keşif uçuşu sırasında 31 Temmuz 1944’te uçağı vuruldu ve Marsilya açıklarında denize düştü. Uçağının enkazı 2000 yılında balıkçılar tarafından bulundu.

Saint-Exupery, daha sonra Gallimard tarafından kitaplaştırılan bir röportajında şöyle der; “Seyahat ederken her zaman yanımda bulundurduğum bazı kitaplar vardır. Burada kitapların isimlerini söylemek konusunda tereddütlüyüm, çünkü Pascal’ın, Descartes’in veya çağdaş filozofların, matematikçilerin ve biyologların eserlerinin adını söylediğimizde, fazla iddialı ve kendini beğenmiş bir görüntü verebilir. Bu kitaplar, hiç kuşku yok ki, benim hayatımı derinden etkiledi.”

Bu kitaplarla ilgili olarak, yakın arkadaşı Charles Sallis, Saint-Exupery’nin, Descartes’ın “Metot Üzerine Konuşmalar” adlı kitabına büyük önem verdiğini ve Platon’dan özellikle de  “Devlet”  adlı eserinden çok etkilendiğini söyler. Çok önemli referanslar olan bu kitaplar, Küçük Prens ve Kale adlı eserlerinin oluşumunu bize açıklar.

KÜÇÜK PRENS

Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry’nin en ünlü eseri olan Küçük Prens 1943’de yayınlanmıştır. New-York’ta bir otel odasında yazdığı bu kitabın içinde ve kapağında yazarın kendi çizimleri bulunur. Küçük Prens’i bir çocuğa ya da daha doğrusu olgun, ağırlaşmış, biraz da yorgun kendisine serin sabahlar, sevinçli küçük hayvancıklar ve açan çiçekler cennetini geri getirmek için yazar. 1940’ta, yenilgi ve bozgunun karışıklığında, anlatmaktan asla vazgeçmediği çocukluk anılarına tutunan Saint-Exupéry, düşüncelerini şöyle ifade etmektedir: “Çocukluk, der, herkesin çıktığı o büyük ülke (…) Nereliyim? Bir ülkeliymişçesine, çocukluğumdan gelmeyim

Yazın dünyasının en güzel on masalından biri olarak kabul edilen Küçük Prens, yoğun masal kurgusu nedeniyle, okuyucuda ilk bakışta sadece çocuklara seslenen bir yapıt olduğu izlenimi uyandırmaktadır. Ama okudukça, düşündükçe, insan sevgisinin açıkça görüldüğü bu yapıtın, çocuklardan çok büyüklere seslendiği hemen fark edilmektedir. Küçük Prens sayısız gün batımı izleyebilmek için sandalyesini birkaç adım çekmesinin yeterli olduğu küçücük bir gezegende oturur. Onu bazen melankoliye sürükleyen çok kibirli bir gülün bakımını yapmak, baobapların sürgünlerini temizlemek, gezegendeki üç volkanın temizliğini yapmak gibi işlerle uğraşır. Çiçeğiyle ilgili yaşadığı sorunlar yüzünden diğer gezegenleri ziyaret etmeye karar verir. Bu gezegenlerin birincisinde bir kral, ikincisinde bir kendini beğenmiş, üçüncüsünde  iç karartıcı bir ayyaş, dördüncüsünde işadamı, beşincisinde yönetmeliğe sıkı sıkıya bağlı bir fenerci, altıncısında ise ona dünyaya gitmesini salık veren bir coğrafyacı oturur. Dünyaya vardığında Küçük Prens önce hiç kimseyi göremez. Sonra bir yılanla karşılaşır. Yılan ona çölde bulunduğunu ve insanlar arasında da yalnız olunabileceğini açıklar. Daha sonra bir tilkiden evcilleştirerek nasıl bir dost kazanılacağını; yani bağlar kurmayı öğrenir. Dost dünyada tektir, zira insan ancak evcilleştirdiği şeyleri tanıyabilir ve insan evcilleştirdiği şeyden sorumludur. Yolcuları ayıran bir makasçı ve susuzluğa karşı haplar satan bir satıcıyla karşılaştıktan sonra, uçağının yanında uyuyan pilotla karşılaşır. Ama Küçük Prens gezegenine geri dönmek zorundadır. Yılanın onu ayak bileğinden ısırmasıyla yavaşça kumlara düşer. Vücudu çölde yok olur ve pilot motorunun tamirini bitirince artık yıldızlarda bir dostu olduğunu bildiği için, daha da yalnız olacağı dünyasına geri döner.

Bir gezegende başlayıp farklı farklı gezegenlerde devam eden ve dünyada son bulan öyküde, Küçük Prens ve pilot bir kişinin ikili yansıması olması bakımından masaldaki diyalog aslında sadece bir monologdur. İnsanın kendisiyle alışverişi daha da açıkça söylemek gerekirse, insanın kendisiyle hesaplaşmasıdır. Bu yüzden, masalın başından itibaren Küçük Prens’in sözlerine dikkat edilerek Küçük Prens’in,pilota  “Hangi gezegendensin?” sorusunun cevabının ikisinin de aynı gezegenden yani dünyalı olduğu bilinmelidir. Yapıtın başında pilot, çocukluğunda duyduğu, ama gerçeği gözleriyle açık seçik görmesini bilmeyen ailesinin baskısıyla bunalımlara düşüp resim yapmaktan vazgeçtiğini uzun uzun anlatır ve Küçük Prens hemen bir koyun resmi hakkındaki konuşmasına başlar. Saint-Exupery , Cezayir’de görevli olduğu sıralarda, saatlerce sokak aralarında oynayan çocuklarla söyleştiği, onlara resim ve kâğıttan oyuncaklar yaptığı bilinmektedir.

Küçük Prens aslında bir çocuk kitabı gibi görünse de kırılgan ve temiz anlatımıyla, her yaştan insan için bir başucu kitabı olmayı kesinlikle hak etmektedir. Bu kitapla, okuyucu, altın sarısı saçlı ve temiz yürekli Küçük Prens’in diğer gezegenlere ve dünyaya yaptığı yolculuğa tanık olurken, aynı zamanda sevgi, dostluk, bağlılık, sorumluluk, bilgelik, önyargı, doğa sevgisi gibi kavramları sorgulama fırsatı da bulmaktadır. Bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasını anlatan bu kitap, masal havasında kolay okunmasının yanında okuyucuya hiç de hafife alınmayacak varoluşa ilişkin sorular sordurtarak değerleri düşünmesine yardımcı olmaktadır.

İÇİMİZDEKİ KÜÇÜK PRENS

Yazar, eserin başında; okuyucularını; “Kitabımın hafife alınmasını istemiyorum.” diyerek uyarır. “Anılarımı anlatırken çok büyük ıstırap çekiyorum.”

Saint-Exupery kitabını Leon Werth’e adamış ve kitabını bir büyüğe adadığı için bütün çocuklardan özür dilemiştir.  Saint Exupery’nin ; “Aras’a Uçuş”   adlı kitabında sadece Fransa’nın çöküşünü değil, aynı zamanda bu geçici yenilgiye karşı gösterilen manevi direnci de oldukça dokunaklı bir biçimde anlatmış olduğunu, Amerikan gazetesi Atlantic şu sözle açıkladı; “Bu anlatım ve Churchill’in konuşmaları, Hitler’in Kavgam’ına demokratların verdiği en iyi cevaptır.”

KORKU :  Küçük Prens, dünya politikasının yarattığı tehdidin geride bıraktığı endişe verici bir duygudan ve bunun yanı sıra edebi nitelik taşıyan bir “kendi kendine terapi” ürünü olarak doğar.Aynı zamanda baştan itibaren varoluş korkusunu yansıtır; bu korku, bir birey olmaya katlanma zorunluluğudur. (Sören Kierkegaard)

Korku bireyin ve onun tabiatının parçasıdır; tıpkı her bireyin ve kendine özgü bir sevgi biçimine sahip olduğu ve kendine has bir ölümü tatmak zorunda olduğu gibi…

Edebi açıdan çok büyük değer taşıyan eser, üç tür korkuya yer verir; Dost için duyulan korku, dünyaya karşı duyulan korku ve çocukluk çağı korkuları.

 KRİZ: 1935 yılında Saint Exupery Çin Hindi’ne gitmesi gereken uzun menzilli bir uçakla Kahire’den iki yüz kilometre uzakta, teknisyeni Prevor ile Libya Çölü’nün kumlarına saplanıp kaldı. O zamanlar çölden canlı çıkamayacağımızı sanıyordum der Rüzgar, Kum ve Yıldızlar adlı kitabında. İki Fransız yanlarında bir termos dolusu şekerli kahve, yarım şişe şarap, bir parça çikolata, birkaç kurabiye ve bir, iki portakalla; Fransa’nın üç katı büyüklüğündeki çölde beş gün boyunca ilerlediler. Onları bir bedevi kurtardı. Saint Exupery büyük minnettarlıkla şunları yazdı:

Sen kurtarıcımız, Libyalı bedevi,  sen benim hafızamda silinip gidiyorsun! Yüzünü gözümün önüne getiremiyorum. Sen insansın ve ben sende tüm insanların simasını görüyorum! Sen bizi daha önce hiç görmedin ve buna rağmen bizi tanıdın! Sen benim sevgili kardeşimsin ve ben bundan sonra seni tüm insanlarda yeniden tanıyacağım!”

 Her insan uçabilir. Burada anlatılan olayda gizli mesaj budur. İnsanoğlunu yaşatan yalnızca ekmek değildir. İnsan hayat boyu düştüğü çukurlarda ayağa kalkıp, kanatlarını açabilir; böylece idealler uğruna mücadele verip, ideallerini yaşayabilir. İnsan bu dünya üzerinde yaşayan, çabalama, ruhsal olarak yükseklerde uçama, zihinde canlandırma ve kahramanlık yetisine sahip olan tek canlıdır. Olanakları elverdiğince bir kartaldır. Fakat bir kartal bile düşebilir ve bu insanın dünyevi mevcudiyetinin diğer yüzüne aittir. Düşüş ise krizi temsil eder.

Kriz içinde kendimizi sınırlılığımızı değil, aynı zamanda değişebilme yetimiz de keşfederiz. Yalnızca değişebilen insan kendine sadık kalır.

 İÇİMİZDEKİ ÇOCUK: Yazar, 1943 yılının Şubat ayında, Küçük Prens basılmadan bir ay önce “Bir Rehineye Mektup” adlı yazısını yayımlar. “Günümüzde insana saygı, gelişimimizin bu koşulu tehlike içinde bulunuyor. Modern dünyanın parçalanması bizi zifiri karanlığı sürükledi. Sorunlar artık birbiriyle bağlantılı değil, çözümler birbirine uymuyor. Dünün gerçeği öldü,  yarının ki  ise henüz doğmadı. Henüz geçerliliği olan bir sentez varsayılamıyor ve içimizde her biri, hakikatten küçük bir pay alıyor. Zorlayıcı şeffaflık olmadığından siyasi dinler zora başvuruyor. Kaldı ki bizler yöntemler üzerine tartışırken, aynı hedeflerin peşinde olduğumuzun idrakine varamama tehlikesiyle burun buruna geliyoruz.”

Henüz bir şeylere, birine sığınma ihtiyacı hissettiğimiz, fazlasıyla erken bir yaşta Tanrı’dan ayrıldık. Bu yüzden şimdi yapayalnız, küçük insancıklar olarak hayatın tüm yükünü omuzlarımızda taşımak zorundayız.”

İçimizdeki çocuk hümanist psikolojinin üstüne basarak vurguladığı gibi, bir tür oluş pusulasıdır; bu oluş, Nietzsche yaşam seferinin Kolomb yolculuğudur. Saint- Exupery “Aras’a Uçuş”  adlı eserinde insanın bireyselleşmesinin bu içsel keşif gezisini şöyle ifade eder: “Kör ve bir üstada ya da bir öğretiye kayıtsız şartsız tabi olan bir insanı şekillendirmek kolaydır. Ancak insanı özgür kılmak, onun kendi kendine hükmetmesini sağlamak başarıdır ve çok daha büyük takdir gerektirir.”

Kitapta, kazazede pilotun küçük prens ile  karşılaşması “ego” suyla, diğer Ben’iyle karşılaşıyor. Hangi Ben’le? Bastırdığı, çocuksu Ben’iyle. İçindeki çocukla.  Kadın veya erkek hepimizin içinde yaşayan küçük çocukla. Masalların derin psikoloji yorumlarına göre bu soylu bir Ben’dir. Masallar bize optimist ve cesur hayat görüşüyle, hepimizin birer kral ve kraliçe olabileceğini vaat eder; tabii bir prensi andıran çocuğun gücü ve kararlılığıyla içimizdeki zengin özlük olasılıkları gerçekleştirirsek… “İçimdeki çocuk” benim yaşayan öz benliğimdir. O henüz yetişkin olmanın günahıyla örselenmemiştir. Henüz toplumsal benliğe sahip insanın yaldızları ve üniformalarıyla harap olmamıştır. “İçimdeki çocuk” kanun tanımaz, şüpheci ve meraklıdır. Ayrıca yetişkin mantığının mikrobik budalalığı karşısında tam bir dayanıklılığa sahiptir.

 HÜKMETME HIRSI: İlk astreoit 325, burada bir kral yaşar. Hepimizin içinde, genelde çocukluğun tehlikelerinden kaynaklanan, dünyaya ve insanlara yönelik iyi ve kötü “zihniyet cümleleri” saklıdır.İyi bir zihniyet cümlesi şöyle olabilir; “ Yaptığım işle topluma katkıda bulunmak istiyorum.” Kötü bir zihniyet cümlesi ise şöyle olabilir: “Tüm insanlığa en büyük olduğumu kanıtlayacağım”  Eğer ruhumuzun draması zorba kral ise; “ben her şeye hükmederim” Kral tam bunu iddia eder. Kral rolüne büründüğümde, insanları kendimden aşağıda görürüm. Kibirliyim, her şeyin doğrusunu ben bilirim. Tartışmaya gelemem. Başkalarının fikirlerine tolerans gösteremem. Kimsenin sözünü dinlemem ve olduğum yerde kalırım, kendimi geliştiremem. Merhametten, özeleştiriden ve insan sevgisinden yoksunum. Hükmetme hırsı olanlar, ister benim içimde, isterse üstümde olsunlar tehlikelidirler.

 GİBİ GÖRÜNMEK ya da OLMAK: İkinci gezegende ise kendini beğenmiş bir adam yaşamaktadır. Kendini beğenmiş bir karaktere sahip olduğumda diyaloğa değil, monoloğa eğilimli olurum. Sahneye çıkışlarımın, sonu gelmeyen kelime oyunlarımın ve taşlamalarımın sivriliğinin ardında, yeterince değerli olmadığım duygusuyla örselenmiş olan “ben” pusuda beklerim. Gizli depresifliğimi ve yılgınlığımı göstermeyi kendime yasaklarım. Kendimi her zaman çok iyiymiş gibi gösterme zorunluluğu duyarım.  Karakterim sadece negatif yönlerden ibaret değil. Kendini beğenmişlik, normal ölçüde olmak şartıyla, bizi yapabileceğimizin en iyisini yapamaya teşvik eden, fevkalede yaratıcı bir güçtür. Girişimcidir, açıktır, hareketli,cesur, planlamadan davranmayı sever…Hayatı yoğun, dolu yaşayabilir.

Saint-Exupery  hastalık derecesinde kendini beğenmişliğin, beni ne hale getirdiğini gözler önüne serer. Kendini beğenmiş biri olarak ben, fiili ve fikri havai fişeklerimi tutuşturmuşsam, sık sık kimselere belli etmeden, kurtulamadığım bir boşluk ve var olamama duygusunun esiri olurum.

Beni harekete geçiren sadece kendini beğenmişlik olduğunda, kendi kendimi ele veririm. Bu tarzda idealize edilmiş bir benlik, fazlasıyla yüceltilmiş ben-idealinin ve kendi kendini kandırmanın görünen ifadesidir. Elbette kendi kendimi idealize etmem, varlığımın hayali olarak kıymetlendirilmesine sebebiyet verir ve böylece görünürde temel korkumu yatıştırır. Diğer yandan yıkıcı bir dinamik yaratır. Çünkü gerçek dışı ve gerçekte olduğundan fazla kıymetlendirme, benim gerçek benliğimi  küçümsememdir. Ben’imi yücelterek kurduğum düşün bedelini, aynı ölçüde güçlü, ve zayıf, kusursuz ve zavallı olan kendi gerçek Ben’ime yabancılaşarak öderim.

 BAĞIMLILIK ve ÖZLEM: Küçük Prens en kısa ziyaretini alkoliğe yapar; ancak başka hiç kimse onu böylesine derin bir melankoliye sürüklemez. Saint_Exupery anlatısındaki alkolik, yaşamın anlamını yitirmiştir. Bağımlılık krizinde yeni baştan anlam arayışına girme şansı vardır. Bağımlı kişi utanç duygusu içinde adeta içerek boğulur. Utanç duygusu bağımlılığı körükler. Bağımlı kişi utandığı için içmeye devam eder. Ancak bağımlılığının ortaya çıkışını ve seyrini hatırlamaya, o zaman ki duygularını yeniden hissetmeye ve o duyguların üstesinden gelmek için çabalamaya başladığı zaman utanç duygusundan kurtulup, varoluşundan duyduğu memnuniyetsizliğin sebeplerini sorgulayabilir ve mutsuz yaşamının “yataklı vagonundan” dışarı çıkmayı başarabilir. Bağımlılık aynı zamanda bir anlamlandırma hastalığıdır.

 SAHİP OLMAK YA DA OLMAK :  “Bir yerlerde yolumuzu kaybettik. İnsanoğlunun  termit yuvası şimdiye dek hiç olmadığı kadar zengin. Artık daha fazla refaha ve daha fazla boş zamana sahibiz. Fakat çok vahim bir eksikliğimiz var. Bizler kendimizi artık daha az  insan hissediyoruz; Gizemli ayrıcalıklarımızı bir yerlerde yitirdik.”

(Saint-Exupery)

Bir sonraki gezegende işadamı ile karşılaşır, küçük prens. İşadamı zaman zaman gökyüzünde gördüğümüz şu küçük şeylerin milyonlarcasını sayar. İsimlerini telaffuz etmek istemez; onun boş hayallerle oyalanacak vakti yoktur. Sözünü ettiği şeyler yıldızlardır. Küçük prens şaşkınlık içinde ona beş yüz milyon yıldızla ne yaptığını sorar. Yanıt çabuk gelir; hiçbir şey, Onlar benim. Derken küçük prens kritik bir soru sorar: Peki zengin olmanın sana ne yararı var? Yıldız milyoneri anlamsız bir yanıt verir: Böylece biri yeni yıldızlar bulacak olursa, onları da satın alabilirim.

Yaşadığımız toplum bağımlılıklara gereksinim duyar ve temel yapısıyla bağımlılıkları destekler. Toplum bağımlılık talep eder; çünkü topluma en iyi uyum sağlayan birey ne ölüdür, ne de canlı; tıpkı yaşayan bir ölü gibi bilincini kısmen yitirmiş, uyuşmuştur. İnsan öldüğü zaman çalışamaz. Tamamen hayat dolu olduğu zaman, pek çok süreçte topluma muhalefet eder; ırkçılığa, çevre kirliliğine, nükleer tehditlere, silahlanmaya, kansere yol açan gıdaların tüketilmesi vs… Bu nedenle gerilimi bertaraf  eden, bizi hareketsizliğe ve tepkisizliğe sürükleyen, biz farkına bile varmadan bizi uyuşturan ve birer yaşayan ölüye dönüştüren şeylerin propagandasını yapmak toplumun menfaatinedir. Bunun sonucu olarak toplum sadece bağımlılık talep etmez, işleyişini de buna dayandırır.

İşadamının gereksinim duyduğu şey “olmak” tır. Olmayı seçen insan, Fromm’un çok güzel bir biçimde ifade ettiği gibi; var olduğuna, hayatta olduğuna, yeni bir şeylerin oluşacağına inanır ve bilir ki bunun için ihtiyacı olan tek şey serbest bırakma ve karşılık verme yürekliliğidir.

 NEVROZLU FENERCİ: “Geçmişi bu güne taşımaya çalışan delidir; çünkü geçmiş, bir granit kaya kütlesidir ve oluşumunu tamamlamıştır. Geri getirilemez olanla mutsuz olmak yerine, Nasıl olursa olsun, sana bağışlanan günü kabul et.” Saint- Exupery

Küçük Prens’in uğradığı beşinci gezegende, “kendine uyan emirleri, sorgulamayan uygulayan fenerci” bulunmaktadır. Fenerci, monotonlaşan yakınmaları ve ağır iş temposuyla ruhunun gezegeninin giderek küçülmesine neden olur. Anlamsız ve aşırı meşguliyetinin kısırdöngüsünde yapayalnız kalır. Hayatta tek sevdiği şeyin uyku olduğunu söyler Burada kastettiği üzerindeki uyuşukluktur. Bu hiçbir girişimde bulunmama isteğinden başka bir şey değildir. Köhneleşmiş eski yaşamın bataklığından çıkıp, yeniliğe adım atma yürekliliğini göstermemektir. Fenerci durumunun ümitsiz olduğunu iddia eder. Bu doğrudur, çünkü fenerci hiçbir şey yapmaz. Sahte yaşamını sorgulamaz. Durumunu değiştirebilmek için tek bir adım dahi atmaz.

 BİLİMİN İKİ YÜZÜ: Altıncı gezegen heybetlidir. Bu gezegenin sakini, bir bilim adamı olan coğrafyacı idi. Bilim adamımız sadece delillerden ve nedensellikten söz eden, çalışma masasının başından kalkamayan bir mahkumu, tıka basa uzmanlık bilgileriyle doludur. Nietzche bu konuda insanları uyarır: “Her uzmanın bir kamburu vardır. Yaşam ve yaşamsal tecrübe” Küçük prens coğrafyacıyı ziyaretiyle dünya dışı gezegenler seyahatini sona erdirir. Açıkca görülen şu ki bu gezegenlerin sakinleri biziz. Biz bu soylu prens için çok çok tuhafız. Şu sonuca varmak mümkündür: İçimdeki hükmetme hırsına sahip olan adamı, kendini olduğundan farklı göstermeye çalışan benmerkezci adamı, bağımlıyı, soğuk işadamını, emir kulu nevrozluyu ve sevgisiz bilim adamını keşfetmeliyim. Ruhumun ihmaline, içimdeki tanrısal çocuk ve onun sıcak insanlığıyla karşı koymalıyım.

Alfred Adler şöyle der: “Önemli olan insanın neye sahip olduğu değil, onunla ne yaptığıdır.”

 YAVAŞLIĞIN KEŞFİ: Küçük Prens, demiryolu makasçısı ile konuşması ve gözlemleri zaman hakkındadır. Zaman kazanma telaşı bizi yönettiğinde ve günlük yaşamımızda neredeyse soluksuz bıraktığında panik yaratan bir düşünceye kapılırız: Bir şeyleri kaçırma korkusu. Huzursuzluk peşimizi bırakmaz. Küçük Prens’i çok etkileyen,  şimşek hızıyla giden trenin uzun zamandan beri başaramadığı budur. Zaman azlığı bir toplumsal statü sembolüdür: Zamanım azaldıkça, itibarım artar.

Michael Ende, romanı Momo’da zaman hakkında şunları söyle; “Öyle görünüyor ki hiç kimse zamanda tasarruf ederken, hakikatte bambaşka şeylerden tasarruf ettiğinin farkında değildi. Yaşamın giderek fakirleşip, monotonlaştığını ve her geçen gün biraz daha duygu yoksunu olduğunu kimse görmek istemedi. Ancak çocuklar bunu olduğu gibi hissettiler, çünkü hiç kimsenin onlar için zamanı yoktu. Oysa ki zaman yaşamdır ve yaşam kalpte var olur. İnsanlar yaşamdan ne kadar tasarruf ederlerse, o kadar kalpsizleşirler.”

Kendime daha fazla zaman ayırırsam, çocukluğumun cennetine tekrar girerim, der Saint-Exupery bize. Aynı zamanda gülünç bir sanrıdan, yaşamın bensiz devam etmediği sanrısından kurtulurum. Zamana sahip olmak, ara vermek, derin manasıyla artık içinde var olmayacağım bir zamana, ölümden sonraki zamana kendimi hazırlamam anlamına gelir.

DOSTLUK METHİYESİ :  Dostluk zamanın ve ortak aktivitelerin aracılığına gereksinim duyar. Dostluk beraberce yapılan çalışmanın sonucunda ortaya çıkan bir sanat eseridir. Açıklık, içtenlik, fedakarlık, gerginliklere ve çatışmalara dayanıklılık, yakınlaşma ve mesafe, yeniliklere açıklık ve her şeyden önce kayıtsız, şartsız kabul talep eder.

“İnsan sadece evcilleştirdiklerini anlayabilir.” Dedi tilki. “İnsanların artık herhangi bir şeyi anlamak için zamanları yok. Her şeyi hazır halde dükkanlardan satın alıyorlar. Ancak hiçbir dükkanda dost satılmadığı için, onların artık dostları yok. Bir dost istiyorsan, evcilleştir beni!”

  SEVGİ EMEKTİR: Her sevgi yaşam süreci içinde tehdit altındadır. Tehditin kaynağı deneyimsizlik ve zayıflıklarımız, baştan itibaren uyumsuz birlikteliklerimiz ya da ilişkimizde tamamen ayrı yönlerde ilerleyen gelişim sürecimiz olabilir. Sevmek risklidir, öğrenilmek ister. Bertold Brecht’in dediği gibi; “sevgi üretimdir, emektir.”

 KARDEŞİM ÖLÜM: Ölüm doğanın ritminde normal bir hadisedir. Yaşamımızın uzunluğu önemli değildir; asıl önemli olan yaşamı dolu çizgilerle, sevinçle ve sorumluluk bilinciyle yaşayıp yaşayamadığımız ya da sadece akıp gitmesine seyirci kalıp, yılları müsrifçe harcayıp harcayamadığımızdır. Seneca şunu vurgular: “Yaşamın istifadesi uzunlukta değil, kullanıştadır. Bazıları uzun yaşamış olsa da az yaşamıştır; yaşadığınız sürece buna dikkat edin. Yeterince yaşamış olmanız yılların sayısına değil, sizin iradenize bağlıdır.”

Öyküde kullanılan bazı metaforların anlamları;

 ÇÖL:  Çöl, Pilot için yaşamın tesadüfen kabul etmeye zorladığı ama aynı zamanda istediği bir dinlenme alanıdır. İnsanın orada yaşamı durur, olayların, görüntülerin ötesinde,  isteklerin ötesinde bir iç yaşamı fark eder.

KUYU: Kuyu çölde yürümenin sonucudur, ödüldür. Yaşamdır, insanlar arasında bağdır.

TİLKİ: Naif şekilde oluşmuş dostluktur. Kararlılığı, iyi tavsiyeleri, bilgeliği taşır.

YILAN: Bir çok mitolojide de ölümün simgedir. Kitapta da;  ölümün ve yaşama yön veren sınırın, kuralların simgesidir. Ölüm ve yaşam arasındaki köprüdür.

BAOBAPLAR: Baobap ağaçları hatalarımızın, olumsuz fikirlerin ve önyargıların simgesidir.

YANARDAĞLAR: Küçük Prens’i besleyen içsel güçlerdir. Bu sebeple,  yanardağlarına karşı sorumlulukları vardır.

GÜL: Kitap da; gül anlatılırken belli bir kişilik  bariz biçimde gözlenmektedir. Bu kişilik yazarın eşine aittir. Gül, aşkı ve sevdiğimiz insanları anlatmaktadır. Sevilen bir varlıktan sorumlu olmayı ve değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini anlatır.

Birsen SUNGURAY

KAYNAKLAR

Antoine de Saint-Exupery, “Küçük Prens”, Can Yayınları, 9.basım,1995,İstanbul

Mathias Jung, “İçimizdeki Küçük Prens”, Yurt Kitap Yayın, 2007,Ankara

Jean-Philippe Ravoux, “Varoluşun Anlamı”, Dharma Yayınları, 2008,İstanbul

Esma Çelik Şenyüz, “Antoine de Saint Exupery’nin, Küçük Prens Eserinde ki Eğitsel Ögeler” Yayımlanmamış YüksekLisans Tezi, Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2006, Ankara

 

Uranüs Yazıları / Fırtına ve Uydular

“Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız..” Fırtına/Shakespeare

Merhabalar Dostlar,
Bilmiyorum bu konuda hiç deneyim yaşadınız mı? Gezegenlerle ilgili bir şey yaparken temsil ettikleri size ulaşır. Mesela ne zaman Neptün ile ilgili bir şey okusam, yazmaya kalksam, pek sonunu hatırlayamıyorum. Bazen uyku, bazen de hayal filan derken, pek sonunu göremiyorum. Geçen gün Uranüs üzerine yazarken bilmiyorum zekam mı açıldı ne    Uranüs’ün uyduları üzerine de bir yazı yazmam gerektiğini düşündüm. Şahsına münhasır bir gezegen olan Uranüs, bir çok ilginç özelliği yanında uyduları ile de ilgi çekicidir. Genel olarak gezegen ve uyduların isimleri mitolojiden alınırken, Uranüs’ün 27 uydusu ilginçlik bu yaa, adını Shakespeare ve Alexander Pope’a ait eserlerden almıştır. Uranüs’ün ilk iki uydusu 1787 de keşfedilmiştir. Ancak 1852’de Wiiliam Herscel tarafından iki uydu daha keşfedilene dek, isimleri konulmamıştı. Sonrasında William Herscel’in oğlu olan John Herscel tarafından ilk iki uydu için Shakespeare karakterlerinden Titania ve Oberon, diğer iki uydu içinse; Aleksander Pope’dan Ariel ve Umbriel isimleri konuldu. Uranüs’ün 27 uydusu keşfedildikçe gelenek sürdü.

Shakespeare benim nerdeyse okuma-yazma öğrenmemden bile önce tanıştığım, en sevdiğim yazarlardandır. Sanırım üç-dört yaş civarı televizyonda Kral Lear’ı izledim. Benim açımdan büyük bir travma olduğunu söyleyebilirim, ne de olsa Gad Yengeç   Neyse sebebe gerek yok, tüm eserleri beni çok etkiler. Tüm çağların gizli öğretileri kitabında Manly P. Hall, Shakespeare ve Bacon’ın aslında aynı kişi olduklarından bahseder. Bu konu üzerine değişik çalışmalar yapan kişiler örneğin; yüz tanıma teknolojisi gibi yöntemlerle tabloları tarayarak bu idiaayı doğrulamışlar. Konu karışık ve çılgınca ama şimdilik tüm yorumları size bırakıyorum. Shakespeare oyunları içinde en çok isim alınan oyun “Fırtına” isimli son eseridir. Kısaca bu oyunun konusundan beğeneceğinize inanarak, biraz bahsetmek istiyorum.

Milano Dükü Prospero, kardeşi Antonio ve Napoli Kralı tarafından tuzağa düşürülerek kızı Miranda ile bir gemiye bindirilerek kaçırılır. Ona yardım eden Lord Gonzalo sayesinde, elbise ve doğaüstü ilimlere sahip olduğu kitaplarına ulaşır ve ıssız bir adaya çıkarlar. Adada kötü bir büyücünün öksüz oğlu Caliban ve peri Ariel ile adayı yönetmeyi başlar. Sonrasında yine doğa üstü güçlerinin yardımıyla, tüm düşmanları bir gemideyken fırtına çıkarır. Fırtına da, gemi parçalanır ve tümü onun adasına, peri Ariel’in yardımıyla gelirler. Napoli Kralının oğlu olan Ferdinand, Miranda’ya aşık olur. Öç almak için plan yapan Prospero, düşmanlarını affeder, doğa üstü güçlerinden vazgeçer, perileri azad eder ve ülkesine geri döner. Prospero doğa üstü bilgilerle onurlandırılmış, üst düzey bir insanın simgesidir. Oyunda elinde bulunan gücü doğru ve haklı kullanarak bilgilerinden bilgelik yarattığını görüyoruz. Caliban ise tahsil ve terbiye kabul etmeyen daha alt seviyelerde yaşayan insanın simgesidir. 1950’li yıllarda Nurullah Ataç bu eser üzerine yazdığı eleştiride şöyle der; “Çoğunluk Caliban’dır… Shakespeare’in anlattığı şu biçimsiz, düşüncesiz Caliban. Yeniyi bulmak, yeniyi yaratmak Prospero’ya vergidir, ancak o bilir Ariel’i çağırmayı, doğanın gizlerini çözümlemeyi, doğaüstü varlıklar, değerler yaratmayı, güzeli güzel olmayandan, iyiyi iyi olmayandan ayırt etmeyi öğreten Ariel’in dilinden ancak Prospero anlar. Çoğunluk bir güler, bir kızar Prospero’ya, Caliban gibi o da Prospero’yu öldürmenin bir yolunu arar. Çoğunluğa bağlanmak… Çoğunluğa uymak… Bir düşünce adamının, sanatçının çoğunluğa bağlanması, çoğunluğa uyması Prospero’dan yüz çevirmesi demektir”

William Shakespeare oyunlarından, Uranüs uyduları
Bir Yaz Gecesi Rüyası: Titania, Oberon, Puck
Fırtına: Ariel, Miranda, Caliban, Sycorax, Prospero, Setebos, Stephano, Trinculo, Francisco, Ferdinand
Kral Lear: Cordelia
Hamlet: Ophelia
Hırçın Kız: Bianca
Troilus ve Cressida: Cressida
Othello: Desdemona
Romeo ve Juliet: Juliet, Mab
Venedik Taciri: Portia
Size Nasıl Geliyorsa: Rosalind
Kuru Gürültü: Margaret
Kış Masalı: Perdita
Atinalı Timon: Cupid

Birsen SUNGURAY
Onur Güven Griffin Astroloji Akademisi Öğrencisi

Kaynaklar:
National Geographic – Jane Vessels.
Manyl P. Hall “Tüm çağların gizli Öğretileri”
William Shakespeare “Fırtına”
Can Yücel’den nakil Nurullah Ataç yorumu

Uranüs Yazıları / Rameau

ÖĞRENCİ HAZIR OLDUĞUNDA ÖĞRETMEN ORTAYA ÇIKAR
Merhabalar, Keyifli Pazarlar
Uranüs 13 Mart 1781’de keşfedilmiş. Üzerinde taşıdığı en önemli misyonu ise kısa bir süre sonra Fransız Devrimi ile gerçekleştirmiş. Ancak öğretmen ortaya çıkana kadar öğrencinin hazırlandığı bir dönem var. Bu dönem sıra dışı yazar, müzisyen, felsefi düşünürlerle olgunlaşmış. Sonrası ise için söylenebilecek sadece “Zamanı gelmiş bir fikrin önünde durabilecek bir güç yoktur” olacaktır sanırım. Çünkü; Uranüs; öngörülemeyen, sıra dışı yaratıcılık içerir, tıkanmış sorunlara, çılgın çözümler verir. Ayrıca Fransız Devrimi mottosu gibi “liberte,egalite,fraternite” kolektiflik ister. Bireysel gelişmişlikler bile bütüne hizmet eder. Bu Pazar, Fransız Devrimi öncesi yaşamış ve ilginç eserler bestelemiş Rameau’dan biraz bahsedeceğim.
Jean-Philippe Rameau (d. 25 Eylül, 1683, Dijon, – ö. 12 Eylül,1764 Paris)

Rameau, Fransız besteci ve teorisyendir. Bestelerini Barok tarzda vermiştir. Barok tarz genel olarak (Rönesans sonrası geldiğinden) Rönesans’da bulunan düzenli şekilselliği aşmaya çalışır. Örnek olarak Rönesans yapılarında daha çok kare dizayn var ise Barok tarzda elips yaygındır. Rameau, Paris’e geldikten sonra eser vermeye başlamıştır. İlk eserleri 1722’den sonra icra edilmeye başlandı. Eserleri daha önce kullanılmamış teknikler içerdiği ve icracıları daima zorladığı için daima çok fazla eleştirilmiştir. Döneminde sevilen eserler üreten Rameau bazı eserlerini zaman olarak gerekli düzeye ulaşılamadığından az sayıda gösterimle bitirmiştir. Besteci 19.yüzyıl boyunca hiç hatırlanmaz iken 20.yüzyıl ile birlikte gitgide popüler olmaya başlamıştır.
Eserleri Arasından; Castor et Pollux (1737), Zoroastre (1749), La naissance d’Osiris veya La Fête Pamilie (1754)
1735’te Kızılderililer için yazdığı bir opera, bale karışımından link atıyorum, dilerim beğenirsiniz
Rameau / Les İndes Galantes

Elementler ve İsminiz

Merhabalar Dostlarım,

Günlük hayatımızda giderek “Karma” sözcüğünü daha fazla kullanır olduk. Ancak bir çok değerler konusunda yaptığımız gibi bunun da içini boşaltmaya meyilliyiz. Genel olarak “cezalandırmak” şeklinde konuya arabesk halde bakıyoruz. (Yoksa kaderimin bir oyunu mu bu  Böylesi önemli bir doğa yasasını anlamak yerine, kendi bakış açımıza uyduruyoruz. Astroloji konusunda bütünleyen bir disiplin olarak başladım. Önce felsefe ile bunu anlamak için astroloji benim açımdan olmazsa olmaz. Daha sonra Pisagor okulunda aynı şekilde başlandığını farkettim. Yani felsefe ve etik okuyan kişilere uzun yıllar sonra astroloji eğitimi veriliyormuş. Tarihi şöyle bir karıştırırsak, Hitler aslında iyi bir astrolog ve okult ilimler ile gayet bilgili. Ancak döneminde Astrolojiyi yasaklamış. Kötü niyetli ve konunun ciddiyetini anlama potansiyeli taşıyamayan kişiler elinde tehlikeli bile oluyor. Harita konusunda ise bir aile karmasına sahip olduğumu düşünüyorum. Mesela babam topograf emeklisi ve daha liste uzar  Mümkün olduğunca ve saf bir şekilde, haritamın gereklerini yerine getirmeye çalışıyorum yani…

Her birimizin parmak izi kadar eşsiz ve bize kapılar sunan haritalarımız var. Haritanın uyumu, kullanımı açısından elementler yapı taşlarıdır. Eksik olmaları halde, bu alanda mutlaka sorun yaratıyorlar. Ancak fazla olan element varsa yine aynı şekilde sorun yaratıyor. Bu konuda kullanılabilir yollardan biri isim konusunda tamamlayan yaklaşımlar geliştirmek diye düşünüyorum. Nasıl son yıllarda özellikle Emoto’ya ait su çalışmaları ile bir damla suyun bile etkilenebildigini gördüysek, biz de etkileniyoruz. Aslında doğa bazı konuları hep takviye etmeye çalışır, örneğin Ateş elementi az ise çevrenizde, ailenizde yüksek ateş sizi bulur. Gezegenlerde bulamadığınız denge astreoidler ile sağlanmaya çalışır. Benim önerilerim ise isim konusunda elementler için destekleyerek çalışmaktır. Örneğin; Toprak elementi fazla birisi için Kaya, Defne gibi isimler çok uygun olmayacaktır. Yine Su elementi için Pınar, Irmak, Su  pek uymuyor. Ama tam tersi yine Hava elementi düşük olduğunda Meltem gibi isimler neden kullanılmasın?
İsim konusunda diğer bir durum daha önce vefat etmiş bir aile büyüğünün ismini kullanmak sorunlu olabiliyor. Bu durum aslında kişiye fiziksel bazı özellikler verir. Kişi genelde soluk bir cilde sahiptir. Bu kişiler dolunay rituellerine mutlaka önem vermelilerdir. Yine Mitoloji ve tarih konuları içinden seçilen isimler kişiye misyon yükler. Bu bağlamda üzerine iyi düşünmek gerekir. Aslında konu bayağı uzun ve derin mevzu, şimdilik burda bırakıyorum. Güzel günler diliyorum, sevgiyle kalın…

Birsen SUNGURAY

Onur Güven
Griffin Astroloji Akademisi öğrencisi

Not: Lütfen izin almadan yazının parça veya tamamı kullanılmasın, gösterdiğiniz hassasiyet için şimdiden teşekkür ederim.

Görüntünün olası içeriği: okyanus, açık hava, su ve doğa

Sil Baştan / Bu Gün Aslında Dündü

Merhabalar dostlarım,

Size oldukça kült bir film ve bir de kitaptan bahsetmek istiyorum. “Sil baştan” kitabı Ken Grimwood tarafından yazılmıştır. Ken Grimwood neredeyse tüm kitaplarında olduğu gibi zaman, değerli yaşam, kadersellik temalarını bu kitabıyla çok güzel işlemiştir. Kitapta, geriye dönerek hayatı tekrar tekrar yaşama fenomeni o dönem için çok yeniydi ve sonrasında bir çok kitaba ve filme öncülük etmiştir.

Sil Baştan konusu; 43 yaşındaki Jeff Winston, heyecanını yitirdiği evliliği ile geleceği olmayan işi arasında sıkışıp kalmıştır ve hiç beklenmedik bir anda ölüverir. Tekrar hayata gözlerini açtığında ise takvimler 1963 yılını göstermektedir. O sabah 18 yaşında, üniversite yatakhanesinin duvarlarına bakarak uyanır. Her şey eskisi gibidir… Tek bir fark dışında: Jeff geleceği avcunun içi gibi bilmektedir. Futbol ligi final maçlarından at yarışlarına kadar kimin kazanacağını, Wall Street’te köşeyi dönmek için hangi şirketlere yatırım yapmak gerektiğini… Yalnız, bilmediği bir şey vardır: Neden hayatını sil baştan yaşamak zorundadır?

Ken Grimwood 1987 de yazdığı kitabında, Steve Jobs ve Steven Spielberg’den bahsederek gelecek adına önemli isimler olarak ayrı bir yerlere koymuş. Ken Grimwood kitabın filme çekilmesi için bir çok teklif alıyor. Ancak kendisine getirilen proje ve senaryoları beğenmediği için bir türlü anlaşma olmuyor. Yine kendisine senaryo yazması ile gelen teklif aşamasında ise “sil baştan” kahramanı Jeff gibi kalp krizi geçirerek ölüyor. Varisleri ile bir türlü anlaşma gerçekleşmediği için film şirketi konuyu ana hat olarak alıp, bambaşka bir senaryo yazdırıyor. Bu film ise “Bu gün aslında dündü” filmi  
Filmde; Jeff nasıl kendi hayatında sıkışıp kaldıysa, Phill’ de aynı günde sıkışıp kalır. Tekrar tekrar aynı günü yaşarken dış değişkenler ile oynayarak hayatının aslında hiç değişmediğini görür. Ta ki, bizzat kendi kişisel devrimini yapma cesaret ve olgunluğuna erişene dek  

Carl Jung ile bitirelim;  “Görünüşünüz, yaInızca kaIpten bakabiIdiğinizde berrakIaşır. Dışarı bakanIar düş kurar, içe bakanIar uyanış yaşar”

Birsen SUNGURAY

Bay Evet

“Dünya bir oyun bahçesi bunu çocuklar biliyor ama biz büyüyünce unutuyoruz”

Yılbaşı veya yaş günü gibi zamanlarımızda genellikle özel kararlar alırız. Bu kararlar hayallerimize dair ve bizim için önemli kararlardır aslında. Ama bu kararlar gerçek hayatla asla buluşmaz. Çoğu kez gündelik hayatın içinde eriyip gider. Bir de gündelik hayat rutini vardır. Bu rutin hayallerimizi gerçekleştirme eylemselliği yanında çok daha agresif ve talepkardır. Yıllarca resim yapmayı, dans etmeyi belki soğan ekip, inek yetiştirmeyi düşünebiliriz. Ama sadece düşünürüz. Ancak saat çaldığında uyanmayı, iş, yemek vs. tüm gündelik döngüleri düşünmeden gerçekleştiririz. Yaptıklarımıza ne kadar düşünce ve düşündüklerimize ne kadar hareket kattığımız ise kendimizi bütün hissettiğimiz yer oluyor. Standart yaşanan versiyon ise hayallerimizi sadece hayal olduğu için seviyoruz…
Küçük hayatlarımıza o kadar sadakatle bağlıyız ki, bizi plan ve proje dışına çıkaracak tüm evrensel aksiyonlara “Hayır” demeyi erdem sayarız.
Jim Carrey’nın 2008’de oynadığı “Bay Evet” filminde arkadaşının ısrarı ile terapiye gider. Terapide ona her şeye “Evet”demesi aşılanır. Terapi sonrası bunu hayata geçirince hayatı alt üst olur ama son tahlilde her şey iyi olur. Filmden bir replikle bitireyim;

“Olaylara evet dediğinizde mümkün olana sarılırsınız, hayatın enerjisini içinize çeker ve fazlalıklarını alırsınız.”

Birsen SUNGURAY

Birilerinin bir şeyisin.

Bir fikrin yok çünkü senin yerine düşünen birileri var.
Bir amacın yok, zaten birileri senin yolunu çiziyor.
Hayatta bir duruşun hiç olmadı çünkü sana nerede durman gerektiğini söylediler.
Soru sormayı ve merak etmeyi bilmiyorsun, sana süper marketlerden paketlenmiş cevaplar sunuyorlar.
Sen bir şeylere sahip değilsin, birilerinin bir şeyisin.
Harıl harıl konuşsan bile, başkalarının dilisin.

Yuja Dab

Bir kitap

bir-kitap-okuyan

Bir kitap okuyan her şeyi bildiğini zanneder.
İkinci kitabı okuyan kuşkuya düşer.
Üçüncü kitabı okuyan hiç bir şey bilmediğini anlar.

Frederick Pollock.

Piramitler

I. BÖLÜM

Piramit, göklere ulaşma ve yücelme tutkusunu belirten kutsal la bağ kuran bir simgedir. Eski Mısır dilinde piramit sözcüğünün karşılığı “mere” dir. Bu terimin özü kozmik, evrenle ilgili bir anlam içermemektir. Etimolojik açıdan incelendiğinde, “yukarı çıkış yeri” ya da “yukarıya çıkışı sağlayan nesne” anlamına gelmektedir.

Piramit sözcüğü Yunanca’da ise ’Pyros’’ sözcüğünden türetilmiştir.
Pyros Yunanca’da ‘’Ateş’’ anlamına gelmekteydi. Bu sözcüğün “Kutsal Işık” anlamında da mecazi kullanımı bulunmaktadır.

Piramit denilince aklımıza ilk olarak Mısır Piramitleri gelse de, Amerika kıtasından, Asya kıtasına kadar dünyanın bir çok bölgesinde aynı Mısır Piramitleri gibi çeşitli eserler mevcuttur. Bunlara örnek olarak; Sümer yapısı Ziguratlar, Bosna piramitleri, Maya, Aztek piramitleri ve Çin’de bulunan Türk piramitleri öne çıkanlardır.

keops-piramidiMısır’ı anlatmaya öncelikle Nil nehrinden başlamak gerekir. Mısır’ın en önemli besleyici kaynağı Nil nehridir. Ayrıca doğal bir ayırıcı da olmuştur. Bu sebeple Mısır’ın ülkesinin ilk yılları Yukarı Mısır ve Aşağı Mısır olarak iki ülke olarak gelişmeye başlamıştır. Yukarı Mısır’ın başkenti Nekheb’di. Şehri atmaca Tanrıça Nekhebet koruyordu. Aşağı Mısır’ın başkenti ise delta da buluna Pe kenti idi. Yunanlılar daha sonra buraya Buto adını vermişlerdir. Bu kenti ise yılan Tanrıça Edjo koruyordu. Bu dönem aynı zamanda “Sülaleler öncesi dönem” olarak da geçer. Bu ayrı birliğe sahip ülkeyi Yukarı Mısır’ın kralı Menes birleştirmiştir. Kral Menes aynı zamanda “Akrep Kral” olarak da bilinmektedir. MÖ 3100de bu siyasi birleşme ile Mısır’ın bilinen tarihi ve hanedanlar dönemi başlamıştır. Menes başkentini Memphis’te Nil’in batı yakısına kurar. Kentin yeri hem siyasal hem de sembolik olarak önemlidir. Çünkü deltanın üst bölümünde ve Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır’ı birleştiren bir noktadadır. Nehrin karşı bölümü ve 20 km. kuzeyinde ise efsanevi kent Annu ya da Yunanlıların taktığı isimle Heliopolis bulunmaktadır. Burada çok güçlü rahiplerden oluşan bir ekolü temsil ve devam ettirmişlerdir. Güneş Ra’nın tapınağı da buradadır. Yazılı en eski tarihi bilgileri bize aktaran Herodotus, bu şehir ve misyonundan saygıyla bahsetmektedir. Yine nehrin karşı kıyısı ve yukarısında Gize platosu bulunmaktadır. Egyptaloglar buraya Mukattam Formasyonu da demişlerdir. En çok bilinen üç büyük piramitte yine bu alandadır. Bu piramitlerin yapılışı ıv.hanedan dönemine denk gelmektedir. Piramitler ıv.hanedandan gelen firavunların isimleriyle anılırlar. Keops, Kefren, Mikerinos…Gize Platosunda ayrıca, daha başka uydu piramitler, dua yerleri, tapınaklar, efsanevi büyük sfenks yer almaktadır.

Heliopolis aynı zamanda devleti de içine alan bir külte ve dinsel yapıya sahipti. Farklı yerleşimlerde, farklı tanrı ve tanrıça inanışları olsa da Heliopolis’in temsil ettiği Atum-Ra ve dokuz Tanrı ve Tanrıçadan oluşan Panteon her yerde saygı ve inanış görüyordu. Piramitlerin yapımında da Heliopolis’te bulunan rahiplerin rol oynadıkları ve yönlendirmelerine göre yapıldığı kesinlik taşımaktadır. Heliopolis bilgeleri, çok iyi eğitim almakta idiler. Simgesel mimari, hiyeroglif yazısının gelişimi, matematik, astronomi ve örtük bilgilere vakıftılar. Aynı zamanda Sirius Gizemi olarak da adlandırılan gizemlere sahiptiler. Piramitlerin yapılışında bu gizem önemli olmuştur. İlk piramit olarak tanımlanacak yapılar ııı. Hanedana denk gelen basamaklı Zoser piramitidir. Bu piramitin yapılmasında firavun Zoser’in veziri de olan Heliopolis rahibi İmhotep bir çok yeni teknik uygulatmıştır. Aynı zamanda Yunanlılar İmhotep’i kendi tıp Tanrıları Asklepios la özdeştirmişlerdir. İmhotep Heliopolis’in başrahibi ve astronomu idi. Onu “başgözlemci” olarak adlandırmışlardı. IV.hanedan dönemine denk gelen Gize piramitlerinin planlanmasında İmhotep’in rolü olduğu ancak yapım aşamasını göremediği çeşitli kaynaklarda geçmektedir.

Ancak Mısır bundan çok daha öncesinde, Mısır tarihinin başladığını ve her iki ülkenin de Tanrılar tarafından yönetildiği altın bir çağın varlığına inanır. Bu çağ ilk ilahi firavun olarak Osiris’den başlatılır. Ölen firavunları Osiris’e ulaşırken, yeni firavunları ise Horus olarak kabul görür.

II. BÖLÜM

Büyük piramit ya da Keops piramiti, (Herodotos’un Grekleştirdiği ismiyle) Koruyucu Tanrısı Khunm-Khuf olan Khufu döneminde yapılmıştır. Keops büyük piramit için Gize’nin yaklaşık sekiz km. batısında ve Libya Çölü kıyısında bir bölgeyi seçmiştir. Gize bu günki Kahire’nin güneybatısında, Dakfour’un kırk ve Memfis’in otuziki km. kuzeyinde bir kenttir. IV. Hanedan’ın krallarından Khafre (Kefren) ve Menkaure (Mikerinos) piramitleri de aynı plato üzerindedir.

orion-takimyildizi-gizemiTüm kompleksin dağılımı, Orion takımyıldızı şeklinde oluşturulmuştur. Keops piramiti, coğrafi konum olarak kuzey 30’ enlemi üzerinde yer almaktadır. Piramiti tabanını ikiye bölen boylam hattı ise, en fazla kara parçası ve en az deniz üzerinden geçen boylamdır. 30’derece enlemi ise yine en fazla kara, en az deniz içeren enlemdir. 30. Enlem’le 30. Boylam üzerinde bulunan Keops, bulunduğu nokta itibariyle aynı zamanda, Dünya’mn diğer gizemli noktaları ile de büyük bir uyum içindedir. Bermuda Üçgeni, Ejder Üçgeni ve Lhasa Keops’un tam olarak tabanından geçen 30. Kuzey Enlemi de Dünya üzerindeki bazı gizemli noktalarla irtibatlıdır. Gize’den ayın uzaklıkta olmak üzere Batı’da Bermuda Üçgeni, Doğu’da ise Japonya açıklarındaki Ejder Üçgeni bu enlemin üzerinde yer alır Merkezi Gize olan bu her iki simetri içinde bulunan bölgelerin geçmişi bugün bile açıklanamayan yaşanılmış bir dizi esrarengiz olaylarla doludur. Üstelik aynı enlem Tibet’in gizemli başkenti Lhasa üzerinden de geçmektedir.

Temelinin her bir köşesi 51 derece, 51 dakika, 14 saniye Pi Sayısı Temel çevresinin yüksekliğine oranı Pi sayısının iki katma eşittir: 2 X 3.1415. Piramit Kübiti Bu eserin yapımmda kullanılan temel ölçüm birimi 636.66 ram’ye denk gelen “Piramit Kübiti”dir. Dünyanın merkezinden Kutba uzatılan yarı çap Dünyanın merkezinden Kutba uzatılan yarıçap 6357km’dİr Bu da “Piramit Kübitii”nin 10 milyon katına eşittir. Piramidin her bir üçgen biçimindeki yüzeyinin yüzölçümü piramidin yüksekliğinin karesine eşittir. Böyle olması için, yapılan hesabın altın sayısı (Fİ sayısı) na tekabül etmesi gerekir.
Dünya ile Güneş arasındaki mesafe; Dünya ile Güneş arasındaki mesafe ortalama 149.5 milyon kilometredir. Piramidin yüksekliğinin ise tahmini olarak 147- 149 metredir. Tahmin ediliyor dememizin sebebi (epe noktasının zaman içinde erozyono uğramış olmasından dolayı bu gün için kırık olmasıdır) Bu oranlara baktığımızda, piramidin yüksekliğinin I milyarla çarpımının dünyamızın Güneşe olan uzaklığını vermekte olduğu görülmektedir.

Güneş Yılı’nın Günleri: Piramidin temel kenarının uzunluğu 365.25 “Piramit Kiihiti”dir. Bu da, Dünya’nın Güneş Yılı’nın gün sayısına eşittir.

Depremlere dayanıklılığı: Büyük Piramit çok sağlam bir kaya yatağının üzerine inşa edilmiştir. Hem bu nedenle, hem de geometrik şeklinden dolayı, çok şiddetli depremlerden bile etkilenmesi mümkün değildir. Binlerce yıldır ayakta kalması da zaten bunun en büyük kanıtıdır.

Tonlarca ağırlığındaki Piramit ve Kireç Taşı blokları: Yapımında yaklaşık 2.600.000 blok granit ve kireçtaşı kullanılmıştır. Bu taş bloklarının her birinin ağırlığı 2 tondan 70 tona kadar değişmektedir. Milimetrelik bir orandaki titizlikle özel boyutlarda kesilen tüm bu bloklar, birbirleri ile o denli hassa bir şekilde birleştirilmişlerdir ki, bloklar arasından saç teli bile geçemeyecek derecede, hiçbir boşluk bırakılmamıştır. Bu birleştirilme işleminde harç kullanılmamıştır. Yüzeylerindeki çıkıntıları basamak gibi kullanarak yaklaşık yarım saatte piramidin tepesine tırmanmak mümkün olabilmektedir. İlk yapıldığında üzeri cilalanmış kireçtaşı levhaları ile kaplıydı. Dolayısıyla yüzeyi bugünkü gibi basamaklı değil, dümdüzdü. Hem depremler, hem de insanoğlunun tahripkâr davranışları nedeniyle, bu tabaka artık tümüyle yok olmuştur. Kireçtaşı levhalarının ne yazık ki çoğu, daha sonraları Kahire’de ki inşaatlarda kullanılmıştır.

BÜYÜK PİRAMİTİ ARAŞTIRANLAR

Tarihi kayıtlara göre Piramide girmeye çalışan ilk kişiye M.S 820 yılında rastlıyoruz. Harun-u Reşid’in oğlu olan Halife Abdullah Al-Mamun, piramidin içinde muazzam hazinelerin saklı olduğunu duyduğunda,bu gizemli yapıya girmek için bir ekip oluşturmuştur. Al-Mamun hazinesine kavuşamamakla beraber “Kral ve kraliçe odası” olarak adlandırılan önemli bölümleri keşfetmiştir.

İlk Bilim Âdâmı, 1638’de Piramide Adım Attı…
Bu tarihte İngiliz Astronom ve Metamatikçisi John Greaves ilk incelemeye gelen bilim adamı olmuştur. Sonrasında İngiliz Nathaniel Davison, Napolyon ve askerleri, 19.yy başlarında Kaptan Caviglia 1836 da kendisine katılan Albay Howard Vyse ile burada yerleşip uzun süre kalmış ve bir çok keşifte bulunmuşlardır.

PİRAMİTLERİ EZOTERİK AÇIDAN İNCELERSEK:

Piramitler şekilsel özellikleriyle enerjileri konsantre etme özelliğine sahip oldukları gibi aynı zamanda şekilsel özellikleriyle ezoterik anlamlara da sahiptir. Piramidin şekilsel olarak neyi sembolize ettiğini anlamak için önce bu geometrik şekli parçalarına ayırmak gerekir. Piramidi oluşturan geometrik şekiller iki kısımdan oluşur. Temeli kare, yan kenarları ise tepede birleşen dört adet üçgen… Temeli kare olan yapı “Kutsal Mimari”de üçgenle yükselmek zorundadır. Çünkü üçgen kozmik hiyerarşinin sembolüdür. Aynı konik yükseliş gibi… Maddesel alanda bu yükselişinin sonu kendisini piramit şekliyle ifade eder. O halde piramit şekline genel olarak baktığımızda, spiritüel alanın piramit şekliyle maddesel alanda tezahür etmiş ya da yansımış hali olduğunu söyleyebiliriz. İşte “Kutsal Mimari”nin özünü ve temelini oluşturan ezoterik alfabenin kısa açıklaması budur.

Ezoterizm’de piramitsel mimarinin Kozmik Mabed’in bir yansıması olduğunun söylenmesinin nedeni sanırım şimdi daha iyi anlaşılacaktır. Evet… Piramit şekilsel özelliğiyle “Kozmik Mabedi” yani spiritüel ve maddesel alanlarıyla Birlikte, kozmik hiyerarşik varoluşu sembolize etmektedir.

Birsen Sunguray

Ölmek…

Ölmek fiiline karşılık gelen ifadeler:

  1. Ölmek
  2. Nalları dikmek
  3. Hakkın rahmetine kavuşmak
  4. Rahmetli olmak
  5. Yaşamını yitirmek
  6. Mefta olmak
  7. Vefat etmek
  8. Tahtalı köyü boylamak
  9. Tahtalı köye gitmek
  10. Tahtalı köye muhtar olmak
  11. Gebermek
  12. Mort olmak
  13. Cartayı çekmek
  14. Ahirete göçmek
  15. Öbür dünyaya göçmek
  16. Ruhunu teslim etmek
  17. Can vermek
  18. Eks olmak
  19. Dört kolluya binmek
  20. Hayata gözlerini kapadı
  21. Son yolculuğuna çıkmak
  22. Perdenin diğer tarafına geçmek

Sayım

Cemal Süreya

Ayışığında oturduk
Bileğinden öptüm seni

Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni

Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm yatağımda
Kasığından öptüm seni

Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni

Cemal SÜREYA

Ey, benim iyimser hâllerim.

Ey, benim iyimser hâllerim,
Çabuk aldanışlarım,
Hep inanışlarım,
Alttan alışlarım,
Hatayı hep kendimde buluşlarım,
Değmeyecekleri kafama takışlarım,
Yoktan yere, akıp giden gözyaşlarım,
Herkesi, insan yerine koyuşlarım,
Hepinize elveda…
Artık ben kimsenin,
Hiçkimsesi olmayacağım!”

Nâzım Hikmet Ran

EZOTERİK TETRAD

(DÜNYA VE MADDENİN SAYISI 4)
Karesi alınabilen birinci sayı olan 4 sayısı, kendi bütünlüğü içerisindeki evreni, kare ve dayanıklı bir dünyayı temsil eder. Kare artı işareti ya da dörtgen ile temsil edilen dört, doğayı miktar olarak ifade eden (dört element ateş,toprak, hava ve su) zaman fikrinin (mevsimler) insan mevcudiyetinin (çocukluk, gençlik, erişkinlik,yaşlılık) içinde olduğu düzenin sayısıdır. İnsan bedenleri açısından alt dörtlüyü temsil etmektedir. (fizik beden, enerji beden, astral ve kamamanas) Hikaye ve mitlerde araba veya at ile alakalı bölümler, insanın materyel bedenlerini ve düzenlemelerini ifade eder.
4 yön ve 4 rüzgar birlikte yeryüzündeki yaşamın tamamı için gerekli koordinatları sağlarlar. Bu yalnızca Asya ve Avrupa kozmolojileri ıçin değil, Kolomb-öncesi Amerika için de doğrudur. Maya geleneğinde her şey, sırayla renklerle özdeşleştirilebilen 4 temel noktayla ilişkilidir. Temel noktalar, uçları 4 ufka değen bir haçla temsil edilirdi. Yerleşmeler bu kareye göre yönlendirilirdi. Merkezdeki kutsal ağaçtan 4 yöne doğru 4 yol çıkardı ve bu çıkış noktalarındaki 4 sanduka köyün sınırlarının koruyucularına adanmıştı. 4 kavramının, hem sayısal olarak hem de dünya ve düzeninin sembolü olarak antikite de ve Orta Çağ’da çok popüler olduğu görülmektedir. Phidias’ın Zeus heykelinin kaidesindeki 4 zafer tanrıçası bütün maddi dünyanın üzerindeki zaferi temsil ederler.
Pisagorculara göre 4 kök sayıdır; bütün her şeyin kökeni, doğanın pınarı ve en kusursuz sayıdır. Bütün tetradlar entelektüeldir. Pisagorcuların Tanrı’yı bir tetrad olarak görmelerinin nedeni, Pisagor’a atfedilen bir kutsal bir konuşmada açıklanmıştır; burada Tanrı’ya sayıların sayısı denir. Bunun nedeni decadın, yani 10 sayısının 1,2,3 ve 4 sayılarının toplamı olmasıdır.
Pisagor insan ruhunun tetraddan oluştuğuna inanırdı. Ruhun dört kuvveti akıl, bilim, görüş ve duyudur. Tetrad bütün varlıkları, elementleri, sayıları ve mevsimleri birbirine bağlar. Tetrad için verilen anahtar kelimeler şunlardır; atılganlık, kuvvet,canlılık, iki analı olma ve onsuz evrensel yapı olamayacağı için doğanın anahtar koruyucusu. Ayrıca ona ilk derinlik ve uyum da denir. Tetrad doğasından pay alan Tanrılar ise; Herkül, Hermes, Volkanus, Baküs ve Urania’dır.
3 sayısı ana renk tayfında ana renkleri (sarı,mavi,kırmızı) temsil ederken, 4 sayısı ara renkleri kapsar (yeşil, turuncu,mor, lacivert) Genel olarak bir hayat amacı olarak “iyilik” erdemi ile örtüşür. Bu bağlamda, şifacıların sayısı olarak kabul edilir.

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar
Manyl P. Hall “Tüm Çağların Gizli Öğretileri”
Annemarie Schimmel “Sayıların Gizemi”
Larousse Semboller Sözlüğü
Onur Güven Ders Notları

HAMLET / SHAKESPEARE

Verdiğim parçayı, ne olur, dediğim gibi, rahat, özentisiz söyle. Çünkü birçok oyuncular gibi söz parlatmaya kalkacaksan, mısralarımı şehrin tellalına okuturum daha iyi. Elini kolunu da havalara savurma öyle; ölçüsünde, tadında bırak her şeyi. Duyduğun coşkunluk bir sel, bir fırtına, bir kasırga gibi de olsa, onu dindirecek bir hava bulmalı, buldurmalısın. Doğrusu, yürekler acısı geliyor bana gürbüz bir delikanlının, takma saçlar sakallar içinde, bir acıyı yüreğini paralarca, didik didik ederce bağırıp halkın kulaklarını yırtması; o halk ki çoğu kez anlaşılmaz, dilsiz oyunları, gürültü gümbürtüyü sever. Bir oyuncu Termagant’ın kendisinden daha yaygaracı, Nemrut’tan daha nemrut oldu mu, hak ettiği şey kırbaçtır bence. Bu hallere düşme, rica ederim.

Fazla durgun da olma; aklını kullanıp ölçüyü bul. Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını. En başta gözeteceğimiz şey, yaradılışa, tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı tiyatronun amacından ayrılmış oluruz. Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz, ama bu bilenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için.

Ah ben öyle oyuncular gördüm ki sahnede, öyle beğenilen, alkışlanan oyuncular gördüm ki, günaha girmeyeyim ama, değil Hıristiyan, değil Müslüman, insan bile değillerdi. Öylesine şişirme, uydurma hallere giriyorlardı ki, dedim bunları tabiatın kaba işçileri yaratmış olmalı, insan yapıyorum derken insanlığın berbat bir kopyasını yapmışlar.

Az çok değil, iyice yenmeli bunu. Sakın söyleyeceklerinden fazlasını söyletmeyin soytarılarınıza. Öylelerini gördüm ki, kendi başlarına gülmeye ve seyircilerin en anlayışsızlarını güldürmeye kalkıyorlar. Hem de oyunun anlayış isteyen en can alıcı yerinde. Kötü bir şey bu; acıklı bir budalalık bu yoldan tutunmaya çalışmak. Haydi, gidin hazırlanın.

 

Oz Büyücüsü

Oz Büyücüsü; hepimizin çocukluğumuzda severek izlediğimiz, filmi de olan, L. Frank Baum tarafından yazılan çok özel bir eserdir. Eser çocuklar için yazılmış görünse de, içinde bir çok özel detaylar barındırmakta. Ben açıkcası; bu eseri çok seven birisi olarak, bu detayları çok düşük bir zihinle algılayıp, yazan bir çok yazı ile karşılaştım. Sonuç olarak bu yazımı sizlerle paylaşıyorum, dilerim beğenirsiniz.

Oz büyücüsü, L. Frank Baum tarafından çocuklara anlatılan bir hikaye olarak başlamış. Bu şekilde hikaye anlatıcığı çok özeldir. Örnek olarak Peter Pan’da bu şekilde yazılmıştır.  Yine “Düşler Ülkesi” filminde Peter Pan’ın yazılma hikayesi de çok güzel anlatılır. L.Frank Baum anlattığı hikayeyi  yazıp, 1900 yılında edebi büyük bir metne dönüştürmüştür. Baum’un bu eserinde özellikle 1892 yılında katıldığı Chicago Teozofi Cemiyetinin izleri görülür. Eser hakkında siyasal, dini ve feminist açıdan çok fazla yorum ve eleştiri yapılmıştır. (En acımasız eleştiriler en çok feminist gruplardan gelmiştir ve bu grupları özellikle kayınvalidesi yönlendiriyordu) Tüm bunların sonrasında F.Baum Bir röportaj yapmıştır. Bu röportajda kitapta kullanılan bazı sembollere açıklık getirmiştir.

Oz Büyücüsü, Amerika’nın Kansas kentinde yaşayan Dorothy adındaki kız çocuğu ile sevimli köpeği Toto’nun, bir kasırga sırasında hortuma kapılarak kendilerini büyülü Oz Ülkesi’nde bulmalarının ve dönüş yolculuklarının tuhaf, heyecanlı öyküsüdür. Dorothy, Oz Ülkesi’nden Kansas’taki evine dönmeye çalışırken kendine sıradışı yol arkadaşları bulur. Onların da gerçekleştirmek istedikleri önemli birer dileği vardır: Beyni olmayan Korkuluk bir beyin, kalbi olmayan Teneke adam bir kalp edinmek; cesareti olmayan Korkak Aslan ise cesur olmak istemektedir. Hepsi de dileklerini gerçekleştireceğine inandıkları ulu ve esrarlı Oz Büyücüsü’nü aramaktadırlar.

Eserde; isim olarak Oz Büyücüsü kullanılması altın kavramına göndermedir. “Simya” özellikle insanın kendini aşması, kamil insan, üst insan kavramına işaret eder. Oz ise ons olarak ölçülen altının daha saf hali olarak, eser yazıldığı dönem ekonomik bir haber olmuştu. F. Baum, Mısır ve Doğu bilgeliği üzerine bilgi sahibi olduğu gerek film ve gerekse kitaptan anlaşılıyor. Eserde kahramanların üzerinde yürüdüğü “sarı tuğlalı yol” Budha’nın aydınlanmaya giden ruhsal yoldur.Kasırga, ruhsal yolculuklarımızı anlatmakta. Kahramanlarımız “zümrüt şehri” ararlar. Zümrüt kelime olarak, hermetik felsefe üzerine çağrışım yapar. Baum, Dorothy ismini çok küçük vefat eden yeğeninin anısına kullanmıştır. Dorothy bir çok açıdan “kahramanın yolculuğunu” gözler önüne serer. Kitapta özellikle gümüş renkli ayakkabılar giymektedir, ancak filmde ayakkabıları kırmızıdır. Gümüş, kahramanın bulunduğu “gümüş ip” için göndermedir. Kahraman alt dörtlüyü (fizik, enerjetik, astral, kamamanas bedeni) üst üçlüye bağlayan yerdedir. Üst üçlü ise; gereksiz şekilde kendilerini aramaktadırlar. Üst üçlüyü yol arkadaşları temsil ediyor. Aslında üçleme olayını tüm inanç ve kültürlerde aynı şekilde (Manas, Budhi ve Atma) göksel mükemmeliyetin karşılığı olarak (İrade, Aşk ve Zeka) görebiliriz. Korkak Aslan, Kalpsiz Teneke Adam ve Beyinsiz Korkuluk hikayede gölge yanlarını, kendi kendilerine mücadele ederek yenmişlerdir. Zaten bunun dışında arayışların tamamen ilüzyon olduğunu gördüler. Hikayede Batının Kötü Cadısı ve Kuzeyin İyi Cadısı Glinda hayatımızda bulunan iyi ve kötü karakterlere örnektir. Kötüler bizi biz olmaktan alıkoyandır. İyilik ise yolumuzda yürümemiz için yardım eder ama yol bizim yolumuzdur ve yürümesi gereken ise yine biziz…

Bu yazının üstüne;  tıpkı benim gibi 12.ev ikizler güneşine sahip Dorothy oynayan Judy Garland’dan “somewhere over the rainbow” dinlersiniz dilerim, sevgiyle kalın…

Birsen SUNGURAY

AŞK ve RUH

EROS ve PSYCHE

Hayatımda bir çok açıdan sık rastladığım bir sembol olduğu için,  Aşk ve Ruh (Eros ve Psyche)  için bir şeyler yazmak istedim. Dilerim beğenirsiniz…

Yaklaşık 2-3 ay önce bodrumda bir şeyler ararken, eskilerden kalma bir masal kitabı elime geçti. Tabii aradığım şeyi unutup, bulduğuma bir hevesle sarıldım. (Genelde böyle oluyor zaten) Küçükken de çok ve hızlı okuyan bir çocuktum. Okumayı en sevdiğim kitaplardan biri de işte bu masal kitabı idi. Şöyle bir karıştırınca, bir çok “masalı” hatırladım. Bu masalların bir çoğunun ise, mitolojik hikayeler olması beni  gülümsetti.  En sevdiğim masallar ise “Atalanta’nın Yarışı” ve “Eros ve Psyche” hikayeleridir. Bu nostaljik karşılaşma sonucu kendi haritamda Eros ve Psyche astreoidlerinin yerine bakmaya karar verdim. Oldukça ilginç bir yerleşimle karşılaştım :) Böylece evrende tesadüf yoktur sözünü bir kez daha görmüş oldum. Bir konu hayatınızda tekrarlıyorsa veya sürekli bizzat kendisi veya simgeledikleri gelip sizi buluyorsa haritanızda mutlaka bir özelliği vardır.

Neyse gelelim Eros ve Psyche hikayesine, tamamını yazmıyorum. Uzun uzun okunası güzel bir hikayedir. Ben biraz hatırlatacağım sadece;  Psyche Milet Hükümdarının üç kızından en küçüğü ve en güzeliymiş.  Krallıkta herkes Psyche’nin güzelliğine o kadar hayranmış ki Tanrıçaları Venüs’e (Afrodit)tapınmayı bile unutmuşlar.  Bu yüzden Venüs büyük bir kıskançlık ile bunun intikamını Psyche’den almak için  oğlu Kupidon’u(Eros) yanına çağırmış. Ondan, aşk okları yardımı ile, en çirkin ve insanlar tarafından en aşağılanan birisine  Psyche’nin aşık etmesini istemiş. Kupidon yay ve okunu  alıp kızın yanına doğru uçmuş.  Psyche’yi gördüğü an  onun güzelliğinden etkilenen Kupidon ölümlü kıza aşık olmuş ve annesi Venüs’ün emrini yerine getirmemiş.

Eros hikayeden de anlaşılacağı gibi aşk’tır. Psyche ise ruh’tur. Bu hikayede de, nerdeyse tüm mitolojik hikayelerde olduğu gibi dual yanları görmek gerekir. Eros ölümsüz olandır. Psyche ölümlü olandır. Eros göksel olandır. Psyche yersel olandır. Eros manevi olandır. Psyche maddedir. Eros Tanrısal yan iken Psyche Tanrısal yana ulaşmaya çalışan beşer olandır. Sonsuz ve fani olanın birleşmesi ise Hz. Mevlana’nın Vuslat tanımıdır.

Eros hikaye içinde genel olarak “görünmez” dir. Ama aynı zamanda Psyche’den koşulsuz inanç ve güven ister. Psyche halinden şikayetçi olmasa bile, bazen şüpheye düşüyor ve yoldan çıktığı anlar oluyor. Genelde bu anlar için af diliyor ve kefaret şartlarını gerçekleştiriyor. (Ancak cezalarını çekerken görünmez güçler veya doğa şartları gibi ilahi yardımlar oluyor) Psyche tüm bu şartlar içinde; denemelerinden geçerken çalışkan olmayı, zeki olmayı, hazırlıklı olmayı vs. öğreniyor. (erdemler geliştiriyor) Bazen de, Tanrılara yalvar yakar oluyor. (Nefs,gurur, ego vs. kalmıyor) İşte tüm bunları ilahi aşkına ulaşmak için yapıyor. Çünkü Ruh her zaman Aşk’ın parçasıdır. Ona ulaşmak ister.

Sevgiyle kalın

Birsen SUNGURAY