Ey, benim iyimser hâllerim.

Ey, benim iyimser hâllerim,
Çabuk aldanışlarım,
Hep inanışlarım,
Alttan alışlarım,
Hatayı hep kendimde buluşlarım,
Değmeyecekleri kafama takışlarım,
Yoktan yere, akıp giden gözyaşlarım,
Herkesi, insan yerine koyuşlarım,
Hepinize elveda…
Artık ben kimsenin,
Hiçkimsesi olmayacağım!”

Nâzım Hikmet Ran

EZOTERİK TETRAD

(DÜNYA VE MADDENİN SAYISI 4)
Karesi alınabilen birinci sayı olan 4 sayısı, kendi bütünlüğü içerisindeki evreni, kare ve dayanıklı bir dünyayı temsil eder. Kare artı işareti ya da dörtgen ile temsil edilen dört, doğayı miktar olarak ifade eden (dört element ateş,toprak, hava ve su) zaman fikrinin (mevsimler) insan mevcudiyetinin (çocukluk, gençlik, erişkinlik,yaşlılık) içinde olduğu düzenin sayısıdır. İnsan bedenleri açısından alt dörtlüyü temsil etmektedir. (fizik beden, enerji beden, astral ve kamamanas) Hikaye ve mitlerde araba veya at ile alakalı bölümler, insanın materyel bedenlerini ve düzenlemelerini ifade eder.
4 yön ve 4 rüzgar birlikte yeryüzündeki yaşamın tamamı için gerekli koordinatları sağlarlar. Bu yalnızca Asya ve Avrupa kozmolojileri ıçin değil, Kolomb-öncesi Amerika için de doğrudur. Maya geleneğinde her şey, sırayla renklerle özdeşleştirilebilen 4 temel noktayla ilişkilidir. Temel noktalar, uçları 4 ufka değen bir haçla temsil edilirdi. Yerleşmeler bu kareye göre yönlendirilirdi. Merkezdeki kutsal ağaçtan 4 yöne doğru 4 yol çıkardı ve bu çıkış noktalarındaki 4 sanduka köyün sınırlarının koruyucularına adanmıştı. 4 kavramının, hem sayısal olarak hem de dünya ve düzeninin sembolü olarak antikite de ve Orta Çağ’da çok popüler olduğu görülmektedir. Phidias’ın Zeus heykelinin kaidesindeki 4 zafer tanrıçası bütün maddi dünyanın üzerindeki zaferi temsil ederler.
Pisagorculara göre 4 kök sayıdır; bütün her şeyin kökeni, doğanın pınarı ve en kusursuz sayıdır. Bütün tetradlar entelektüeldir. Pisagorcuların Tanrı’yı bir tetrad olarak görmelerinin nedeni, Pisagor’a atfedilen bir kutsal bir konuşmada açıklanmıştır; burada Tanrı’ya sayıların sayısı denir. Bunun nedeni decadın, yani 10 sayısının 1,2,3 ve 4 sayılarının toplamı olmasıdır.
Pisagor insan ruhunun tetraddan oluştuğuna inanırdı. Ruhun dört kuvveti akıl, bilim, görüş ve duyudur. Tetrad bütün varlıkları, elementleri, sayıları ve mevsimleri birbirine bağlar. Tetrad için verilen anahtar kelimeler şunlardır; atılganlık, kuvvet,canlılık, iki analı olma ve onsuz evrensel yapı olamayacağı için doğanın anahtar koruyucusu. Ayrıca ona ilk derinlik ve uyum da denir. Tetrad doğasından pay alan Tanrılar ise; Herkül, Hermes, Volkanus, Baküs ve Urania’dır.
3 sayısı ana renk tayfında ana renkleri (sarı,mavi,kırmızı) temsil ederken, 4 sayısı ara renkleri kapsar (yeşil, turuncu,mor, lacivert) Genel olarak bir hayat amacı olarak “iyilik” erdemi ile örtüşür. Bu bağlamda, şifacıların sayısı olarak kabul edilir.

Birsen SUNGURAY

Kaynaklar
Manyl P. Hall “Tüm Çağların Gizli Öğretileri”
Annemarie Schimmel “Sayıların Gizemi”
Larousse Semboller Sözlüğü
Onur Güven Ders Notları

HAMLET / SHAKESPEARE

Verdiğim parçayı, ne olur, dediğim gibi, rahat, özentisiz söyle. Çünkü birçok oyuncular gibi söz parlatmaya kalkacaksan, mısralarımı şehrin tellalına okuturum daha iyi. Elini kolunu da havalara savurma öyle; ölçüsünde, tadında bırak her şeyi. Duyduğun coşkunluk bir sel, bir fırtına, bir kasırga gibi de olsa, onu dindirecek bir hava bulmalı, buldurmalısın. Doğrusu, yürekler acısı geliyor bana gürbüz bir delikanlının, takma saçlar sakallar içinde, bir acıyı yüreğini paralarca, didik didik ederce bağırıp halkın kulaklarını yırtması; o halk ki çoğu kez anlaşılmaz, dilsiz oyunları, gürültü gümbürtüyü sever. Bir oyuncu Termagant’ın kendisinden daha yaygaracı, Nemrut’tan daha nemrut oldu mu, hak ettiği şey kırbaçtır bence. Bu hallere düşme, rica ederim.

Fazla durgun da olma; aklını kullanıp ölçüyü bul. Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını. En başta gözeteceğimiz şey, yaradılışa, tabiata aykırı olmamak. Çünkü bunda sapıttık mı tiyatronun amacından ayrılmış oluruz. Doğduğu gün de, bugün de tiyatronun asıl amacı nedir? Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini göstermek, çağımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyütmek ya da küçültmekle bilgisizleri güldürebilirsiniz, ama bu bilenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemli olmalı sizin için.

Ah ben öyle oyuncular gördüm ki sahnede, öyle beğenilen, alkışlanan oyuncular gördüm ki, günaha girmeyeyim ama, değil Hıristiyan, değil Müslüman, insan bile değillerdi. Öylesine şişirme, uydurma hallere giriyorlardı ki, dedim bunları tabiatın kaba işçileri yaratmış olmalı, insan yapıyorum derken insanlığın berbat bir kopyasını yapmışlar.

Az çok değil, iyice yenmeli bunu. Sakın söyleyeceklerinden fazlasını söyletmeyin soytarılarınıza. Öylelerini gördüm ki, kendi başlarına gülmeye ve seyircilerin en anlayışsızlarını güldürmeye kalkıyorlar. Hem de oyunun anlayış isteyen en can alıcı yerinde. Kötü bir şey bu; acıklı bir budalalık bu yoldan tutunmaya çalışmak. Haydi, gidin hazırlanın.

 

Oz Büyücüsü

Oz Büyücüsü; hepimizin çocukluğumuzda severek izlediğimiz, filmi de olan, L. Frank Baum tarafından yazılan çok özel bir eserdir. Eser çocuklar için yazılmış görünse de, içinde bir çok özel detaylar barındırmakta. Ben açıkcası; bu eseri çok seven birisi olarak, bu detayları çok düşük bir zihinle algılayıp, yazan bir çok yazı ile karşılaştım. Sonuç olarak bu yazımı sizlerle paylaşıyorum, dilerim beğenirsiniz.

Oz büyücüsü, L. Frank Baum tarafından çocuklara anlatılan bir hikaye olarak başlamış. Bu şekilde hikaye anlatıcığı çok özeldir. Örnek olarak Peter Pan’da bu şekilde yazılmıştır.  Yine “Düşler Ülkesi” filminde Peter Pan’ın yazılma hikayesi de çok güzel anlatılır. L.Frank Baum anlattığı hikayeyi  yazıp, 1900 yılında edebi büyük bir metne dönüştürmüştür. Baum’un bu eserinde özellikle 1892 yılında katıldığı Chicago Teozofi Cemiyetinin izleri görülür. Eser hakkında siyasal, dini ve feminist açıdan çok fazla yorum ve eleştiri yapılmıştır. (En acımasız eleştiriler en çok feminist gruplardan gelmiştir ve bu grupları özellikle kayınvalidesi yönlendiriyordu) Tüm bunların sonrasında F.Baum Bir röportaj yapmıştır. Bu röportajda kitapta kullanılan bazı sembollere açıklık getirmiştir.

Oz Büyücüsü, Amerika’nın Kansas kentinde yaşayan Dorothy adındaki kız çocuğu ile sevimli köpeği Toto’nun, bir kasırga sırasında hortuma kapılarak kendilerini büyülü Oz Ülkesi’nde bulmalarının ve dönüş yolculuklarının tuhaf, heyecanlı öyküsüdür. Dorothy, Oz Ülkesi’nden Kansas’taki evine dönmeye çalışırken kendine sıradışı yol arkadaşları bulur. Onların da gerçekleştirmek istedikleri önemli birer dileği vardır: Beyni olmayan Korkuluk bir beyin, kalbi olmayan Teneke adam bir kalp edinmek; cesareti olmayan Korkak Aslan ise cesur olmak istemektedir. Hepsi de dileklerini gerçekleştireceğine inandıkları ulu ve esrarlı Oz Büyücüsü’nü aramaktadırlar.

Eserde; isim olarak Oz Büyücüsü kullanılması altın kavramına göndermedir. “Simya” özellikle insanın kendini aşması, kamil insan, üst insan kavramına işaret eder. Oz ise ons olarak ölçülen altının daha saf hali olarak, eser yazıldığı dönem ekonomik bir haber olmuştu. F. Baum, Mısır ve Doğu bilgeliği üzerine bilgi sahibi olduğu gerek film ve gerekse kitaptan anlaşılıyor. Eserde kahramanların üzerinde yürüdüğü “sarı tuğlalı yol” Budha’nın aydınlanmaya giden ruhsal yoldur.Kasırga, ruhsal yolculuklarımızı anlatmakta. Kahramanlarımız “zümrüt şehri” ararlar. Zümrüt kelime olarak, hermetik felsefe üzerine çağrışım yapar. Baum, Dorothy ismini çok küçük vefat eden yeğeninin anısına kullanmıştır. Dorothy bir çok açıdan “kahramanın yolculuğunu” gözler önüne serer. Kitapta özellikle gümüş renkli ayakkabılar giymektedir, ancak filmde ayakkabıları kırmızıdır. Gümüş, kahramanın bulunduğu “gümüş ip” için göndermedir. Kahraman alt dörtlüyü (fizik, enerjetik, astral, kamamanas bedeni) üst üçlüye bağlayan yerdedir. Üst üçlü ise; gereksiz şekilde kendilerini aramaktadırlar. Üst üçlüyü yol arkadaşları temsil ediyor. Aslında üçleme olayını tüm inanç ve kültürlerde aynı şekilde (Manas, Budhi ve Atma) göksel mükemmeliyetin karşılığı olarak (İrade, Aşk ve Zeka) görebiliriz. Korkak Aslan, Kalpsiz Teneke Adam ve Beyinsiz Korkuluk hikayede gölge yanlarını, kendi kendilerine mücadele ederek yenmişlerdir. Zaten bunun dışında arayışların tamamen ilüzyon olduğunu gördüler. Hikayede Batının Kötü Cadısı ve Kuzeyin İyi Cadısı Glinda hayatımızda bulunan iyi ve kötü karakterlere örnektir. Kötüler bizi biz olmaktan alıkoyandır. İyilik ise yolumuzda yürümemiz için yardım eder ama yol bizim yolumuzdur ve yürümesi gereken ise yine biziz…

Bu yazının üstüne;  tıpkı benim gibi 12.ev ikizler güneşine sahip Dorothy oynayan Judy Garland’dan “somewhere over the rainbow” dinlersiniz dilerim, sevgiyle kalın…

Birsen SUNGURAY

AŞK ve RUH

EROS ve PSYCHE

Hayatımda bir çok açıdan sık rastladığım bir sembol olduğu için,  Aşk ve Ruh (Eros ve Psyche)  için bir şeyler yazmak istedim. Dilerim beğenirsiniz…

Yaklaşık 2-3 ay önce bodrumda bir şeyler ararken, eskilerden kalma bir masal kitabı elime geçti. Tabii aradığım şeyi unutup, bulduğuma bir hevesle sarıldım. (Genelde böyle oluyor zaten) Küçükken de çok ve hızlı okuyan bir çocuktum. Okumayı en sevdiğim kitaplardan biri de işte bu masal kitabı idi. Şöyle bir karıştırınca, bir çok “masalı” hatırladım. Bu masalların bir çoğunun ise, mitolojik hikayeler olması beni  gülümsetti.  En sevdiğim masallar ise “Atalanta’nın Yarışı” ve “Eros ve Psyche” hikayeleridir. Bu nostaljik karşılaşma sonucu kendi haritamda Eros ve Psyche astreoidlerinin yerine bakmaya karar verdim. Oldukça ilginç bir yerleşimle karşılaştım :) Böylece evrende tesadüf yoktur sözünü bir kez daha görmüş oldum. Bir konu hayatınızda tekrarlıyorsa veya sürekli bizzat kendisi veya simgeledikleri gelip sizi buluyorsa haritanızda mutlaka bir özelliği vardır.

Neyse gelelim Eros ve Psyche hikayesine, tamamını yazmıyorum. Uzun uzun okunası güzel bir hikayedir. Ben biraz hatırlatacağım sadece;  Psyche Milet Hükümdarının üç kızından en küçüğü ve en güzeliymiş.  Krallıkta herkes Psyche’nin güzelliğine o kadar hayranmış ki Tanrıçaları Venüs’e (Afrodit)tapınmayı bile unutmuşlar.  Bu yüzden Venüs büyük bir kıskançlık ile bunun intikamını Psyche’den almak için  oğlu Kupidon’u(Eros) yanına çağırmış. Ondan, aşk okları yardımı ile, en çirkin ve insanlar tarafından en aşağılanan birisine  Psyche’nin aşık etmesini istemiş. Kupidon yay ve okunu  alıp kızın yanına doğru uçmuş.  Psyche’yi gördüğü an  onun güzelliğinden etkilenen Kupidon ölümlü kıza aşık olmuş ve annesi Venüs’ün emrini yerine getirmemiş.

Eros hikayeden de anlaşılacağı gibi aşk’tır. Psyche ise ruh’tur. Bu hikayede de, nerdeyse tüm mitolojik hikayelerde olduğu gibi dual yanları görmek gerekir. Eros ölümsüz olandır. Psyche ölümlü olandır. Eros göksel olandır. Psyche yersel olandır. Eros manevi olandır. Psyche maddedir. Eros Tanrısal yan iken Psyche Tanrısal yana ulaşmaya çalışan beşer olandır. Sonsuz ve fani olanın birleşmesi ise Hz. Mevlana’nın Vuslat tanımıdır.

Eros hikaye içinde genel olarak “görünmez” dir. Ama aynı zamanda Psyche’den koşulsuz inanç ve güven ister. Psyche halinden şikayetçi olmasa bile, bazen şüpheye düşüyor ve yoldan çıktığı anlar oluyor. Genelde bu anlar için af diliyor ve kefaret şartlarını gerçekleştiriyor. (Ancak cezalarını çekerken görünmez güçler veya doğa şartları gibi ilahi yardımlar oluyor) Psyche tüm bu şartlar içinde; denemelerinden geçerken çalışkan olmayı, zeki olmayı, hazırlıklı olmayı vs. öğreniyor. (erdemler geliştiriyor) Bazen de, Tanrılara yalvar yakar oluyor. (Nefs,gurur, ego vs. kalmıyor) İşte tüm bunları ilahi aşkına ulaşmak için yapıyor. Çünkü Ruh her zaman Aşk’ın parçasıdır. Ona ulaşmak ister.

Sevgiyle kalın

Birsen SUNGURAY

Hayatınızı Değiştirebilecek Kadar Etkili 15 Söz

Bazı sözler vardır duyduğunuz anda etkisi altına girersiniz, hiç unutmazsınız. İşte o sözlerden 15 tanesi:

  1. En iyi oyunculuğu, Oscar gecesinde Oscar alamayan oyuncuların yüzlerinde görürsünüz.

Will Rogers

  1. Ona çok benzeyen birini bulursun. Ve bu, zafere en çok benzeyen yenilgindir.

Leonard Cohen

  1. Ayrılırken şefkatli konuşan taraf aşık olmayan taraftır.

Marcel Proust

  1. Ne kadar harika bir gün. Çay mı demlesem kendimi mi assam karar veremiyorum.

Anton Çehov

  1. Yalnızlık insana çok şey öğretirmiş… Ama sen gitme, ben cahil kalayım.

Nazım Hikmet

  1. Eskiden derdim ki; insanın başına gelebilecek en kötü şey, bir gün ‘yapayalnız kalmasıdır’. Öğrendim ki; hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey, yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır.

Goethe

  1. Bir insan en çok kimin yanında susuyorsa, aslında en çok onunla konuşmak istiyordur.

Chuck Palahniuk

  1. Eyleme dönüşmeyen arzu, ruh bozukluğuna yol açar.

William Blake

  1. Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.

Aliya İzzetbegovic

  1. Nefret ettiğin insanla iyi geçinme çabasına siz medeniyet diyorsunuz, ben sahtekarlık diyorum. O yüzden anlaşamıyoruz.

Charles Bukowski

  1. Eğer oy vermek bir şeyi değiştirseydi oy vermemize izin vermezlerdi.

Emma Goldman

  1. İnsanin parası varsa çalışmak zorunda kalmaz. Böylece zamanı satın alır. Bu kalan zamanda da kendini mutlu edebilecek şeyleri yapar. Yani para mutluluğu satın alır.

Albert Camus

  1. İnsan bir kere birine geç kalır ve bir daha hiç kimse için acele etmez.”

Yaşar Kemal

  1. Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup aşk sanıyorsunuz…

William shakespeare

  1. Yavaşça kalemimin kulağına eğilip dedim ki; bir daha onun adını yazarsan, seni de kırarım.

Cemal Süreya

 

Sihirbazlar Çetesi

Merhabalar dostlarım, şu an farklı bir şeylere odaklanma ihtiyacımdan ötürü; izlediğim, beğendiğim bir filmle ilgili bir yazı yazmak istedim. Aslında filmde tam Merkür tarzı :) Sanırım ikizler doğam sebepli…Konu içinde Thot geçince başka türlü bakıyorum. Özellikle bu filmde geçen bazı temaları astrolojik bakış açımla anlatmak istedim. Dilerim beğenirsiniz ;)

HER ŞEYİ GÖREN GÖZ

Osiris (Her şeyi gören göz)Efsaneye göre Horus, Osiris’in oğludur ve babasının cesedinin tohumundan oluşur. Horus büyüyüp güçlenene kadar İsis, onu saklar. Horus, güçlenir ve Seth ile savaşır. Bu savaşta Horus Seth’in hayalarını koparır. Seth de Horus’un gözünü parçalar ve Horus, çıkan gözünün yerine “Uraeus” adlı bir yılanı takar. Bu yılan daha sonradan firavunların egemenlik simgesi olmuştur. Annesi İsis parçalanan gözü yeniden tek parça haline getirir, ama o göz görmez. Horus, tek gözlü olarakyaşamaya devam eder.
(Güneş ve ay tutulması, Horus’un gözünün parçalanması ile oluşur) Savaşı kazanan Horus, gözünü geri alır ve onu babasına armağan eder. Horus, Osiris’in ardılı olarak gösterilir. Bazı anlatılara göre Horus ile Seth arasındaki savaşta tanrı Toth hakemlik eder ve savaşa son verir. Savaşta Seth yenik düşer. Osiris ölüler dünyasısın kralı iken savaşın sonunda Horus yaşamın kralı olur. Seth ise her türlü kötülüğün tanrısı olmaya devam eder.
Horus’un gözü, manevi anlamıyla, vicdanın gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağını, insanın iç âlemindeki her niyetini ve yaşamdaki her davranışını gözden kaçırmayan bu merhametsiz yargıcın keskin bakışını sembolize eder. Bu vicdanın 24 saat kapanmadan açık kalan gözüdür. Bu yüzden Güneş ve Ay, Horus’un gözleri olarak ifade edilir. Çünkü Güneş ve Ay’ın her ikisi nöbetleşe, gece ve gündüz insanın üzerinden eksik olmaz, Horus’un 24 saat açık kalan gözleri gibi. (Bu nedenle Horus’un gözü güneşle temsil edilen Ra’nın gözü olarak da ifade edilir.) Bu, vicdanın karşıtı olan nefsaniyetin hiç işine gelmez; nefsaniyeti ve kötülüğü temsil eden Seth de bu yüzden bu gözü çıkarmaya çalışmıştır. Eski Mısır mitolojisine göre Horus, sonunda bu gözünü babası Osiris’e vermiş ya da Osiris’in kullanımına bırakmıştır.

Horus’un gözü, biçimsel anlamıyla, Tanrı’nın “bir”liğini (tekliğini) matematiksel olarak gösteren bir semboldür. Bu anlam şöyle açıklanır: Bir bütün ikiye bölündüğünde 1 / 2 elde edilir. Bu da ikiye bölündüğü takdirde 1 / 4 elde edilir. İşleme bu şekilde hep ikiye bölme ile devam edilirse sırasıyla, 1 / 8, 1 / 16, 1 / 32 ve 1 / 64 elde edilir.

Bunların tümü toplandığında ise 63 / 64 bulunur. Buradan şu sonuç çıkar: Bir bütün, sürekli olarak ikiye bölünmeye devam edilirse, toplam değerde, sonsuzluk hariç, hiçbir zaman bire, birliğe ulaşılamaz; yalnızca Mutlak (Allah) bir’dir. Horus’un gözü “glifler” denilen parçalardan oluşur ki, bu altı parça, sırasıyla, 1 / 2, 1 / 4, 1 / 8, 1 / 16, 1 / 32, 1 / 64’ü ifade eder.

Geleneğe göre, Horus’un gözü Seth adlı tanrı tarafından parçalanmıştı. Bu parçaları Thot adlı tanrı (ibis kuşu ile temsil edilen tanrı) bir araya getirerek Horus’u yeniden göz sahibi etmişti. Bu gözün muhtelif kısımlarını temsil eden kesirlerin toplamı 63 / 64 etmektedir. Bu sebeple, Thot’un sihir yoluyla buradaki noksanı tamamladığı Kabul edilmekteydi…

TAROT APTAL KARTI

Aptal kartı tarotun en güçlü kartlarından biridir. Sıfır numaralı karttır. Yanındakilere göre değer kazanır ve kazandırır. Yola yeni çıkmış toy ve saf olduğundan “abdal” olmaktan kaynaklı güçlere sahiptir. Kötülüklere şaşırır ve beklenmeyen çözümleri üretir. Bu bağlamda kova burcuyla da ilişkilendirebiliriz. Bir çeşit evinden yeni çıkmış (bedel veren) ve bunu yüksek değerler adına, çok da konuya vakıf olmayan kahramana benzetebiliriz. Kova burcu tarzı aklı meşguldur ve kartta ki avare haline rağmen (köpeğinin koruması gibi) aslında ilahi yardım görmektedir.

MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Felsefi gizemlere göre dört atlı mecazı insanın dünyada ki varoluşunun aşamalarını anlatır. İlk ve ruhani aşamada başında bir taç vardır. Deneyim alemine inerken elinde bir kılıç taşır. Kendine fiziksel bir ifade kazandığı en düşük ruhani halinde terazi taşır. Felsefi ölümüyle birlikte tekrar yüksek kürelere doğru serbest kalır.
Ateşsel esiri sembolize eden ilk atlı Jüpiter’dir ve elementler hiyerarşisi içindeki en yüksek yer ona aittir. Bu at kanatlı ve hızlıdır, bütün diğerlerini saran en büyük halkayı gösterir. En saf ışıkla parlar ve bedeninin üzerinde Güneş, Ay, yıldızlar ve esiri bölgenin bütün cisimlerinin imgeleri bulunur.
Hava elementini gösteren ikinci atlı Juno’dur. O Jüpiter’in atından sonra gelir ve daha küçük bir halkayı gösterir; rengi siyahtır ancak Güneş’e maruz kalan kısım aydınlıktır.Dolayısıyla havanın gündüz ve gece yönlerini gösterir.
Su elementini gösteren üçüncü atlı Neptün’dür. Ağır bir yürüyüşü vardır ve küçük halkayı temsil eder. Durağan toprak elementi olan dördüncü at hareketsiz ve gemini ısırırken temsil edilir ve Vesta’nın atıdır. Bu dört at aralarındaki ısı farklarına rağmen uyum içinde yaşarlar. Bu durum dünyanın, elementlerin işbirliği ve uyumuyla ayakta durduğunu söyleyen filozoflarla aynı şekildedir…

Birsen SUNGURAY
Sevgilerle

(Mahşerin dört atlısı bölümü Manly P. Hall‘dan alıntılanmıştır)

Ay Düğümleri ve Tutulma Burcumuz Üzerine

Merhaba dostlarım,

Son zamanlarda bu konu çok gündeme gelmeye başladığı için bir şeyler yazmak istedim.

Yunus Emre der ki:

İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Bu nice okumaktır?

Ay Düğümleri

Ay düğümleriAstroloji benim açımdan, “kendini bilme” adına çok önemli bir argümandır. Zaten sadece kendim  için ve  çevrem için kullanıyorum.  Öğrendiğim bazı mevzular ise kendi adıma aydınlanma sağlamıştır. Bu konuda en önemli donelerden biri  ay düğümleridir. Ay düğümü aslında  sadece matematiksel  iki nokta, ayın yörüngesindeki hareketleri ile oluşuyor. Bu noktalar güney ay düğümü ve kuzey ay düğümü olarak adlandırılır. Güney ay düğümü (GAD) geçmiş tecrübelerinizdir. Zaten bazı şeyleri bilerek doğuyoruz. Mesela çarpıcı örnek olarak bir yaşında piyano çalıp, üç yaşında beste yapan kişileri düşünün. “Yetenek” olarak es geçtiğimiz, ama açıklamasını yapamadığımız bir çok şey yani… Tabii sadece artılardan oluşmuyor…  Gad aynı zamanda geçmiş sorumlulukları da beraberinde getiriyor. Yaptığınız, ettiğiniz hatta düşündüğünüz her şeyden sorumlusunuz ve mutlaka telafi etmek zorundasınız.  Kuzey ay düğümü (KAD) ise; geleceğimizdir. Bizim için zordur, aslında çünkü ruhun bu alanda tecrübesi yoktur. Yani ruhsal gelişimimiz için zorlayan bir noktadır. Düşünün ilk okula başladığınız günü, nasıl ortaya karışık duygulara sahiptiniz :) “Korku, kaçınılmazlık, bilinmeyen, zorlayıcı, kaçınılmaz” biraz böyle işte Kad… Ancak evrensel olarak Gad artık kapanan enerjidir yani bu alanda kesilmiş bir bilet vardır. Bu konuda işiniz çok rast gitmez diyelim. Çünkü gitmeniz gereken alan burası değildir ve biz insanlar kolayına, bildiğimiz kaçarız. Bu yüzden bu alanda çok şanslı değilizdir. Kad ise yeni ehliyetimiz ve yeni arabamızla korka korka ilerlediğimiz ama önü açık, boş bir otoban gibidir.

Tutulma Burcu

Tutulma BuçlarıAstrojide her harita,  bana parmak izlerimiz kadar, benzersiz olduğumuzu  gösterir. Tutulma burcu için özellikle aynı anda felsefe, astroloji ve ahlaki bir altyapı gerektiğini düşünüyorum. Genel olarak Hintlilerin Swadharma dedikleri konuya oldukça yakın gibi aslında. Genel olarak “hayat amacı” üzerinden şekillenmiş bir yaşam söz konusu. Tutulma burcu doğmadan önceki son güneş tutulmasına bakarak tayin ediliyor.  Tutulma burcunuz GAD veya KAD yönünde olabilir. Tutulma burcunuz, eğer kad yönünde ise geçmiş mevzular çok fazla ayağınıza takılmaz. Tutulma burcunuz gad yönünde ise (ki o zaman ikmale kalmış ruh oluyorsunuz) geçmiş mevzularınızı da halletmek zorundasınız. Ayrıca tutulma şekli ise ruhun farkındalık düzeyini veriyor. Şöyle ki; Parçalı tutulma da doğan ruhun fakındalık düzeyi yüksektir, kısmi de biraz düşer, tam ay tutulmasında ise farkındalık düzeyi düşük olur (Yani mutlaka yaşayacak, başına bir şeyler gelecek öyle öğrenecek).  Örnek olarak;  özel misyon insanlarında çok vurgulu biçimde anlayabiliriz tutulma burcunu;  Leonardo da Vinci tutulma burcu Oğlak’tır (İnşaa etmeye gelmiş). Ülkemiz kurucusu Atatürk tutulma burcu yine Oğlak’tır. Bir ülke inşa etti, ne mutlu bize :)

Detaylı ilgilenmek isteyenler için; Hakan KırkoğluRuhun Yolculuğu” ve Jan Spiller’in “Ruhsal Astroloji” tavsiyemdir.

Sevgilerle

Birsen SUNGURAY

 

Adanademirspor ve Yerde Kalmayan Emek

adanademirspor-emek-nohutcu
Adana’da bir nohut satıcısının termosunun devrilmesi sonucu yere dökülen nohutları yoğun ısrarla satın alıp yiyen Adana Demirspor taraftarlarının bir hareketi sosyal medyada yoğun ilgi gördü.

Olay şöyle:

Maç öncesi stat çevresinde nohut satan bir seyyar satıcının termostatı yere düşüyor. Termostat içindeki nohutların yarısı yere dökülüyor. Satıcı üzgün bir şekilde yere dökülen ekmek parasına üzülürken bir Adana Demirspor taraftarı adamın yanına geliyor ve yardım etmek istiyor. Ancak nohutlar yere döküldüğü için heba olmuş durumda olduğundan elinden pek birşey gelmiyor.

Bu duruma canı sıkılan emekçinin morali yerine geldin diye herkes nohut almaya geliyor. Taraftarlar ısrarla yere dökülen nohutu satın alıyor. Seyyar satıcı her ne kadar termostattan vermek istese de Demirspor taraftarı “Biz ekmeği, emeği yerde bırakmayız” diyip yerdeki nohutları almaya devam ediyor.

Çocuğunuzun biyolojik ritmine saygı duyuyor musunuz?

Çocuğu birinci sınıfa başlamış bir anne-baba çaresizlik içinde yanıma gelmişti. Çaresizliklerinin sebebi; 19 kişilik sınıfta 18 kişi okuma yazmayı öğrenmiş, bir tek kendi kızları kalmış okumaya geçemeyen. Çalmadıkları kapı kalmamış, kimi “Disleksi var galiba çocuğunuzda” demiş. Kimi “Beyindeki kimyasal denge bozukluğundan” bahsetmiş.  Bütün bunlarla yetinmeyen anne, gittiği yerlerden birinde “Kızınıza kötü cinler musallat olmuş” diye duyunca film kopmuş…

Kocaman değil, henüz 6 yaşında bir kız çocuğunun okul hayatında başına gelenlerden bahsediyorum… Göz ucu ile şöyle bir baktım; utangaçtı… Bilirim ki kız çocukları bu yaşta böylesi utangaç olurlardı, sorun yoktu benim için. Adını sormak istedim, annesinin arkasına saklandı. Babası kolundan tutup saklandığı yerden çıkartırken “Amca adını soruyor, söylesene adını hadi…” demesi çocuğun içinde bulunduğu durumu özetlemeye yetti.
“Üzgünüm çocuklar sizler adına” demek geldi içimden, söyleyemedim…
“Siz dışarıda bekleyin isterseniz?” diye anne-babayı dışarıya davet ettim.

Çocuk öylece kalakaldı oturduğu koltukta… Kaygılı idi. Başına ne geleceğini bilememenin, ama kendinden büyük birisine de itaat etmesi gerektiğinin çelişkisi okunuyordu vücut dilinden.
Kendimi tanıttım. Güzel resim yapabildiğimden bahsettim. İsterse birlikte resim yapabileceğimizi söyledim. “Hı hı” diye başını salladı ürkekçe… Diz çökerek oturduk yere, sehpanın üzerine koyduğum kâğıda boya kalemleri ile ev yapmaya başladık…

Ben, yazı da yazabildiğimi söyledim. Çocuk, “Ben de yazıyorum ama biraz yavaş” dedi. “Olsun” dedim, “Ben de önceden yavaş yazıyordum. Hem yavaş yazınca bazen daha güzel oluyor” deyince gözlerime baktı, rahatladı. Sonra kaşlarını çatıp “Ama öğretmenim dedi ki hızlı yazmalıymışım. Hem ödevimi yavaş yapınca annem kızıyor.” derken, ülkemiz çocuklarının eğitim dramını anlatıyordu aslında…
İkimiz de önümüze yeni bir kâğıt aldık… Oturduğumuz yerde, benim söylediğim harfleri birlikte yazmaya başladık.

Küçücük parmakları ile nasıl da samimi çabalıyordu, içim burkuldu…
Üç-beş harfi yazdıktan sonra “Ben yazı da okuyabiliyorum” dedim.
Çocuk beni duymazdan geldi. Kalemle çizgi çizmeye devam etti. İncinmişliği vardı belli ki…
“Hatta ben, bu harfin hangi harf olduğunu bilebilirim” deyince başını kaldırdı, “Ben de bilirim, o A” dedi. Cesaret kazanmıştı. Çünkü kendini zorlamayan, ona uyum sağlayan bir yetişkin vardı yanında.
“Peki, bu hangi harf?” diye sordum, onu da bildi, diğerini de… “Hadi bu harfleri yan yana okuyalım dedim”, yavaş yavaş da olsa okudu.

“Ne güzel okuyorsun” dedim. Çocuk: “Ama annem sıkılıyor ben okurken. Babama diyor ki gel şu çocuğu sen okut, yoksa ben çıldıracağım.”
Dakikalarca gözlemledim, ne “disleksi” idi problemin adı, ne de “cin çarpması”. Aklı başında, narin bir kız çocuğu ve ona hitap edemeyen yetişkinlerin çatışması vardı ortada; “beklenti çatışması”… Çocuk, kendi biyolojik ritmi ile “edinerek öğrenmeye” çabalarken, anne-babanın bu hızı yavaş bulup hızlandırma gayreti, çocuğu sersemleştirmişti.

Çocuğu dışarı alıp anne-babayı yeniden davet ettim. Dikkat ettim ki anne babanın da biyolojik ritmi oldukça bozuk. Baba beni dinler iken ayaklarını sallayıp duruyor, anne konuşurken hızlı hızlı ve yutarak konuşuyordu…
Hâlbuki edinerek öğrenmenin en temel ilkesi; eğiticinin “sekine” halinde bir biyolojik ritme sahip olmasıdır.
“Aktif bir pasiflik”, eğiticinin en üstün özelliğidir.
Konuşurken, inci tanesi gibi kelimeleri tek tek çıkarmak… Yürürken, yavaş ve sükunet içinde yürümek… Göz göze gelindiğinde, gözlerle çocuğun gözlerine dokunacak kadar sakin bakmak, edinerek öğrenmenin olmazsa olmaz prensipleridir.
Kalıcı öğrenmenin önündeki en büyük engel; çocuğu hızlandırmaktır; “Hadi, hadi… Çabuk, çabuk… Herkes yaptı bir sen kaldın” gibi baskılar çocuğu psikolojik olarak gerdiği gibi, bilginin içselleşmesinin önünü de kapatır.
Çocuğa iyilik yapmak isteyen eğiticiler, onun biyolojik ritmine saygı duymalı. Belki kendilerinin bozulmuş olan biyolojik ritimlerini de “sekine” haline çevirerek çocuğun karşısına çıkmalıdır. Bu bir lüks değil, çocuk hakkıdır.

Adem Güneş

18 farklı filozofa göre felsefenin tanımı

self_portrait_of_the_philosoph_by_viesturslinks

Socrates’ten Platon’a, Aristoteles’ten Descartes’e 18 filozofa göre felsefenin tanımı bu listede.

  1. Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.
    Socrates (Ölüm: M.Ö 399)
  2. Doğruyu bulma yolunda, düşünsel (idealist) bir çalışmadır.
    Platon (M.Ö 427-347)
  3. Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir.
    Karl Jaspers (1883-1969)
  4. İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir felsefe.
    Aristoteles (M.Ö 384-322)
  5. Mutlu bir yaşam sağlamak için, tutarlı eylemsel bir sistemdir.
    Epikuros (M.Ö 341-270)
  6. Felsefe bir bilimdir ve geometrik yöntemi metafiziğe uygulamak gerekir, felsefeyi kesin bir bilim yapmak için.
    Descartes (1596-1650)
  7. Felsefe tanrıyı bilmektir ve gerçek felsefeyle, gerçek din özdeştir.
    Augustinus (354-430)
  8. İnanılanı anlamaya çalışmaktır.
    Anselmus (1033-1109)
  9. Felsefe yapmak doğru düşünmektir.
    Thomas Hobbes (1588-1679)
  10. İnanılanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaktır.
    Pierre Abélard (1079-1142)
  11. Deney ve gözleme dayanan bilimsel veriler üzerinde düşünmektir.
    Francis Bacon (1561-1626)
  12. Felsefe, genelleştirilmiş bir matematiktir.
    Baruch Spinoza (1632-1677)
  13. İnsan zihninin mahiyetini incelemektir.
    David Hume (1711-1776)
  14. Felsefe duyumların bilgisidir.
    Étienne Bonnot de Condillac (1714-1780)
  15. Gerçekte doğru olanı algılamaktır. Felsefe göklerden yere inerek, beş duyuyla kavranan konularla ilgilenmelidir.
    Gottfried Leibniz (1646-1716)
  16. Bütün düşüncelerimizin duyumlarımız ile gerçek alemden geldiğini kanıtlamaktır.
    John Locke (1632-1704)
  17. Tanrıdır konusu, tanrının kanıtlanmasıdır.
    Thomas Aquinas (1225-1274)
  18. Eleştiridir.
    Tommaso Campanella (1568-1639)

KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ

(14 KASIM DOLUNAY 2016)

Merhabalar,

NASA, 14 Kasım gecesi 21. yüzyılın en yakın Süper Ay’ına şahitlik edeceğimizi açıkladı. Bilim insanlarına göre; gerçekleşecek “Süper Ay”  son 70 yıldır insanlığın gördüğü en yakın ay görüntüsü olacak. Ay, Dünya’ya en yakın noktaya ulaştığında yüzde 14 daha büyük ve yüzde 30 daha parlak görünecek.

Böyle özel bir zamanda iken,  ben de bir şeyler yazmak istedim.

Öncelikle Dolunay, girdiğimiz  bir sınavın bitişidir. Almamız gereken derslerdir. Sorulardır, yanıt bekleyen…Neyi öğrendik? Neyi Öğrenemedik? Hayatımıza öğrenmemiz gerekenleri ne kadar kattık? Tüm bunlar görünür olur. Hem bireysel olarak, hem de toplumsal olarak notlarımızı alır ve sonuçlarına katlanırız. İşte bu yüzden, dolunay muhakeme etmek, bırakılması gerekeni bırakmak  ve içinde erdem  içeren yeni yollar aramamız için uyarıdır, fırsattır.

Dolunay  14 kasım’da  22 derece Boğa burcunda gerçekleşiyor. An haritasına göre bakınca dolunay 1. Evde gerçekleşecek. Bu durum 1. Ev ve 7. Evi karşı karşıya getiriyor. Yani BEN/BİZ dengesi… Sanırım  ego konusuna bir bakmakta fayda var. Aklıma ilk olarak Şeytanın Avukatı filminde Al Pacino’nun  ünlü repliği geldi. “Kibir benim en sevdiğim günahtır” gerçekten kibir kötülüğün en rahat kullanabildiği yoldur,  ancak kibir sadece çevresine yaydığı zararlar  bir kenara, sahibine de büyük zarar  verir. Kibir  objektif değerlendirmeyi önler. Bu ise tüm din ve felsefelerin ortak noktası “kendini tanı” kavramının en büyük düşmanıdır. Diğer taraftan tamamen “biz” olmak ta çözüm olmaz, aşırı uzlaşı arayışı içinde “ben” den vazgeçmek, kimliksiz ve karaktersiz hale getirir. Yani bu dengenin sorgulanması bu dolunay açısından önemli olacaktır diye düşünüyorum.

Dolunayda 1. Ev Boğa Ay’ı  ve karşısında bulunan 7. Ev Akrep Güneş’i  “Huzur, güvenlik, maddi ve manevi değerleri”  ve “gizli, saklı, manüplatif, güç odaklı ilişkileri, adalet temalı müdahaleleri” karşı karşıya ve görünür hale getirecek. Yine 7. Ev de bulunan Merkür Yay’da zararlı konumda çalışıyor. Gazeteciler, muhalefet, din görevlileri ile ilgili mevzular, uluslar arası işbirlikleri, özellikle ticari ve askeri ilişkiler önemli  ve konuşulur, medyatik olacaktır. 10. Evde Kova’da bulunan Mars bilimsel alanda atılımlara ancak aynı zamanda özgürlük, eşitlik ve isyanın eylemselleşeceğine işaret etmekte. Kova açısından Uranüs konumuna da bakarsak 12 evde olması arka planda işleyen, görünmez düşmanlığa da işaret ediyor.  En büyük sınavları yapan Satürn ise; 8. Evde, ölüm, bankacılık ve örtük denebilecek konularda bizi deneyecek.

Dolunay haritasında ben en önemli alınması gereken derslerin 11. Ev de ve GAD ile kavuşumlu Neptün gezegenin de olduğunu düşündüm. Neptün bu konumda; uyuşmuş, ilüzyon içinde ki  geniş kalabalıklara işaret ediyor. Gad ile ilgili olması ise hem geçmişten gelen çözmemiz gereken olumsuz bağlarımıza dikkat çekiyor, hem de çözüm için KAD Başak tarzını referans veriyor. Yani artık; “akıllı, organize, somut değerler üreten, yapıcı, hizmet odaklı olmayı”  çıkış yolu olarak gösteriyor.

Son olarak; Dolunay Boğa burcunda olduğundan, bireysel bazda özellikle boğaz çevremizle ilgili konular hassas olacaktır. Bu konuda; yeme, içme vs. konularını da sorgulamamız, ifademizi değerlendirmemiz iyi olabilir… Ayrıca materyeli en iyi kullanan burç olduğu için “biriktirmek” ve “aşırı satın almak” “israf” etmek gibi kusurlarımıza bir göz atmak fena olmayabilir… Şükretmeyi öğrenmek, uygulamak ve çevremize paylaşımcı olmak, ihtiyaç sahibi tüm canlıları aramak ve maddi manevi yardımcı olmak bu dolunay için hepimize olumlu etkiler verecektir diyorum.

Arayan için her zaman yeterince aydınlık ve karanlık vardır. Sevgilerle…

Birsen SUNGURAY

Dalai Lama Dedi ki ;

 

“Tibet dilinde bir söz vardır; ‘Acılar, güç almak için kullanılmalıdır’ denilir. Hangi zorluk olursa olsun, tecrübe ne kadar acı verici olursa olsun, asıl felaket umudu kaybetmektir.”
1. En sevdiklerinize bile bir gün gidebilme özgürlüğünü verin ki geri dönmek ve kalmak için bir sebepleri olsun.

2. Zamanın önünde durmak mümkün değil. Bir hata yaptığımızda, zamanı geri alıp yeniden baştan başlayamayız. Yapabileceğimiz tek şey, şimdiki zamanı iyi kullanmak.

3. Açık bir yürek, açık bir zihindir.

4. Kendi içimizde barış yapmadan dışarıyla barışı sağlayamayız.

5. Asıl hedef diğerlerinden daha iyi olmak değil, eski halinizden daha iyi olmaktır.

6. Bir göz, diğer göz içindir. Bu da demek oluyor ki, aslında hepimiz körlerdeniz.

7. Bir kaşık, içindeki yiyeceğin tadını alamaz. Aynı şekilde, budala bir kişi bilgelikle yaklaşmadığı sürece bilge bir kişiyi anlayamaz.

8. Tibet dilinde bir söz vardır; ‘Acılar, güç almak için kullanılmalıdır’ denilir. Hangi zorluk olursa olsun, tecrübe ne kadar acı verici olursa olsun, asıl felaket umudu kaybetmektir.

9. Hayatta en hakiki ilişki; karşındakine duyduğun sevginin, ona duyduğun ihtiyacın ötesine geçtiği sevgidir.

10. Her sabah uyandığında kendine şunları söylemeyi unutma: Bugün de uyandığım için şanslıyım, kıymetli bir hayatım var ve bunu boşa harcamayacağım, tüm enerjimi kendimi geliştirmek, kalbimle başkalarına da ulaşmak, herkesin iyiliğini sağlayacak şekilde aydınlanmak için kullanacağım. Başkalarına karşı iyi niyetli olacağım, başkalarına sinirlenmeyeceğim veya onlar hakkında kötü düşünmeyeceğim.

11. Tüm iyiliklerin kökleri, şükretmenin topraklarındadır.

12. Sessiz kalmak bazen verilecek en iyi yanıttır.

13. Gerçek kahraman, kendi öfkesinin ve nefretinin üstesinden gelebilendir.

14. Özgürlük mücadelemizde tek silahımız dürüstlüktür.

15. Kuralları iyi öğren, böylece onları işe yarar bir şekilde yıkabilirsin.

16. Sevgi ve merhamet lüks değil ihtiyaçtır. Onlar olmadan insanlık ayakta kalamaz.

17. İyimser olmaya çalışın, daha iyi hissedersiniz.

18. Karşılaştığımız zorluklara karşı kayıtsız kalmak, kabul edilemez bir şey. Yapmamız gereken şey sonuna kadar direnmek ve asla vazgeçmemek.

19. Bu hayattaki birinci amacımız, başkalarına yardım etmek. Eğer yardım edemiyorsanız, en azından canlarını yakmayın.

20. Eğer bir problemin çözümü varsa, yapılabilecek şeyler hala bitmediyse, o zaman endişelenmeye gerek yok. Eğer çözüm yoksa, endişelenmenin de bir faydası yok. Yani, endişenin hiçbir koşulda hiçbir faydası yok.

21. Mutluluğun kaynağı ne para, ne de güç. Mutluluğun kaynanığı sıcak kalplilik.

22. Benim dinim bu. Tapınaklara, karmaşık bir felsefeye gerek yok. Kendi zihnin, kendi kalbin senin tapınağındır. Felsefen, kendi sevecenliğindir.

23. Başarılarınızı, onları kazanmak için nelerden vazgeçtiğinizle ölçün.

24. Bir şeyin her açıdan olumsuz olması imkansız veya çok nadirdir.

25. Her nefes aldığınızda kendinizi, her nefes verdiğinizde de başkalarını sevin.

26. İnsanlar, hayatta tatmin ve mutlu olmak için farklı yollar seçer. Onların sizinle aynı yolda olmamaları, yollarını kaybettikleri anlamına gelmez.

27. Dinin tek amacı sevgi ve merhameti, sabrı, hoşgörüyü, tevazuyu ve bağışlayıcılığı kolaylaştırmaktır.

28. Doğru davranışları sergileyebilirsen, düşmanların senin en büyük manevi öğretmenlerin olur çünkü onların varlığı senin hoşgörü, sabır ve bilgeliğini geliştirmeni sağlar.

29. Biz farkında olsak da olmasak da her şeyin altında tek bir soru yatar: Hayatın amacı ne? Her insan doğduğu andan itibaren mutluluğu ister, acı çekmekten kaçar. Bunu ne sosyal şartlar, ne eğitim seviyesi ne de ideolojik şartlar değiştirebilir. Varlığımızın en temelinde hepimiz sadece mutlu olmak istiyoruz. Asıl önemli olan, mutluluğu neyin getireceğini keşfetmek.

30. Aradığımız sükunet ve mutluluğu sağlayacak tek şey, merhamet ve anlayıştır.

31. Büyük sevgilerin ve büyük kazançların büyük riskler sayesinde elde edilebildiğini hesaba katmayı unutmayın.

32. Çocuklara bakın. Tabii ki hepsi kavga ediyordur ancak genellikle yetişkin olana kadar kötü düşüncelerini içlerinde beslemek yerine konuşarak dışarı atarlar. Birçok yetişkin, çocuklara göre daha eğitimli olma avantajına sahiptir. Ancak gülümseyen bir yüzün arkasında derin negatif duygular barındırırken eğitimin ne önemi var ki? Çocuklar böyle yapmaz. Onlar birine kızdıklarında, bunu ifade ederler ve geçip gider. Ertesi gün aynı kişiyle yeniden oyun oynayabilir.

33. İnsanın kendi mantığında ve eleştirel yaklaşımında her zaman nihai bir otorite olmalıdır.

34. Evreni düşündüğünüzde, bir insanın yaşamı zayıf bir bip sesinden farksız. Bu dünyada her birimiz geçici misafirleriz ve bir süreliğine kalacağız. Bu kısacık zamanı yalnız, mutsuz veya rakipleriyle çatışma içinde geçirmek ne kadar büyük bir budalalık.

35. Bildiklerinizi paylaşın. Bu, daha ahlaklı olmanın bir yoludur.

36. Bir hata yaptığınızı fark ettiğinizde, hemen düzeltmek için adım atın.

37. Gelin, her bir günün ne kadar değerli olduğunu anlayalım.

38. Dünya barışı, içsel barışla başlamalıdır. Barış, sadece şiddetin olmaması anlamına gelmez. Barış, bana göre, insan merhametinin ortaya çıkmasıdır.

39. Tüm acılar bilgisizlikten kaynaklanır. İnsanlar kendi kişisel tatminleri veya mutluluklarının peşinden giderken, başkalarına acı verir.

40. Merhamet dini bir şey değildir, insani bir şeydir. Lüks değildir, kendi barışımızı ve zihinsel istikrarımız, insanlığın var olması için hayati öneme sahiptir.

41. Tüm temel dini geleneklerin amacı dışarıya büyük ibadethaneler inşa etmek değil, insanların içine iyilik ve merhamet inşa etmektir.

42. Mevcut toplumumuzun sorunlarından biri de eğtimin bizleri daha zeki, daha becerikli yapacağını sanmamız. Günümüzde toplumumuz bunun altını çizmese de eğitim ve bilginin en önemli yönü, bizleri daha faziletli şeylere ve zihinsel disipline yönlendirmesidir. Zekamızı ve bilgimizi en iyi şekilde kullanmak için iyi kalpli değişiklikler sağlayabiliriz.

43. İster insan, ister hayvan olsun, bu dünyadaki tüm canlılar hem kendi izlediği hem de dünyanın peşinden gittiği yola ve güzelliklere katkı yapmalıdır.

44. Mutluluk hazır bir şey değildir, sizin eylemlerinizle oluşur.

45. Gerçekten merhametli olmak, karşınızdaki size nagtif yaklaşsa veya sizi kırsa bile aynı şekilde davranarak sağlanır.

46. Sayısız galaksileri, yıldızları ve gezegenleriyle tüm bu evrenin derin bir anlamı olup olmadığını bilmiyorum. Ancak en azından bu yeryüzünde yaşayan insanlar olarak görevimizin, kendimizi daha mutlu etmek olduğunu biliyorum.

47. Siz ne kadar çok sevgiden beslenirseniz, eylemleriniz de o kadar korkusuz ve özgür olacaktır.

48. İnsan potansiyeli herkes için aynıdır. Eğer “Ben çok değersizim” diye düşünüyorsanız, bu yanlıştır. Kendinizi kandırıyorsunuz demektir. Hepimizin belli bir düşünce gücü var, peki o zaman sizde eksik olan ne? Eğer irade gücüne sahipseniz, değiştiremeyeceğiniz hiçbir şey yok. Kendi kendinizin efendisi sizsiniz.

49. Bir günde ne uzay istasyonu ne de aydınlanmış bir zihin ortaya çıkabilir.

50. Eski dostlar geçer, yenileri ortaya çıkar. Aynı değişen günler gibi. Eski bir gün geçer, yeni bir gün doğar. Önemli olan, bunu anlamlı hale getirebilmektir. Hem anlamlı bir arkadaşlık hem de anlamlı bir gün…

Minimalizmi Felsefe Olarak Belirlemeniz İçin 21 Adım

  • Gardrobunuza bakıp ne giyeceğinizi seçmeye saatlerinizi harcadığınız halde yine de “giyecek hiçbir şeyim yok!” mu diyorsunuz?
  • Toz alırken tek tek tüm bibloları kaldırıp indirmekten gına mı geliyor?
  • Yazlıkları, kışlıkları, battaniye ve pikeleri evin neresine sokacağınızı şaşırıyor musunuz?
  • Sürekli yapmanız gereken şeyleri düşünüp ama yapmayıp kendinize mi sinirleniyorsunuz?
  • Gün içinde nereye koşacağınızı, kaça bölüneceğinizi şaşırıyor ve “neden gün 24 saat ki!” diye sinirleniyor musunuz?
  • Sosyal medya profillerinizden gün içinde bir sürü ileti, e-posta mı alıyorsunuz?
  • O sosyal medya kanallarından aslında çok da umurunuzda olmayan ya da sizi üzen insanların tatilde çektiği ayak fotoğraflarından sıkıldınız mı?
  • Ormanları, doğayı seviyorsunuz ama tükettiklerinizi düşününce vicdan azabı mı çekiyorsunuz?

Eğer bu soruların pek çoğuna “evet” dediyseniz, minimalizm ile tanışma zamanınız gelmiş demektir.
İnsanlık tarihinde başarılı olmuş insanların hayatlarında minimalizm tercihinin tesadüf olmadığını görmek zor değil. Steve Jobs yıllarca aynı kıyafeti kombosunu giymiş. Einstein’da minimalist düşüncenin destekçilerindenmiş. Stiliyle ikonlaşmış kişiler ya da moda tasarımcıları da genelde tek tip giyinir, dikkat edin. Demek ki bu insanların bir bildikleri var!

1. Şu mottoyu bir yere yazın: “Daha az eşya, daha çok anı”

Şu mottoyu bir yere yazın: “Daha az eşya, daha çok anı”

Ne kadar çok eşyanız olursa, o kadar çok onların bakımına, temizliğine, düzenlenmesine, saklanmasına zaman ve para ayırmanız gerekir. Bir düşünün; en çok gitmek istediğiniz ülkeye bir seyahat yapabilmeyi ve bir ömür hatırlayacağınız anılar biriktirmeyi mi tercih edersiniz yoksa bir süre sonra eskitip atacağınız yeni bir eşya satın almayı mı?

2. Tarzınızı ve ihtiyaçlarınızı belirleyin.

Tarzınızı ve ihtiyaçlarınızı belirleyin.

Bu çok kolay bir adım değil. Zamana ihtiyacınız var. Yaşam tarzınızı düşünün; otobüsle işe gidip geliyorsanız onca topuklu ayakkabı niye? Ya da Ankara’da yaşıyorsanız neden dolabınız mayo dolu olsun? Sevmediğiniz ya da kırk yılın başı giyeceğiniz şeyleri sırf moda diye -bkz. göbeği açık bluz- satın almayı bırakın. En sevdiğiniz renkleri belirleyin ve onların dışına çıkmayın. Bu konuda nötr renklere güvenin; siyah, beyaz, bej, gri gibi nötr renkler ve dümdüz, desensiz giysiler daima kurtarıcıdır. Sizin için kullanışlı olacağını düşündüğünüz giysilerin bir listesini yapın. Bakın, Audrey Hepburn sadece simsiyah bir kıyafetle ne kadar da zarif şu fotoğrafta. Niye? Çünkü o Audrey Hepburn. Şaka şaka, çok yalın olduğu için zarif diye örnek verdik.

3. Bütün dolabınızı indirip tek tek eleyin.

Bütün dolabınızı indirip tek tek eleyin.

Evet. Üşenmeyin. İndirin o dolabı. Alıp da son 1 yıldır hiç dokunmadığınız şeyler, bir nedenle sizin işinizi görmüyor, mutlu etmiyordur. İlk başta biraz zor gelebilir ama acımayın; son bir yıldır giymediyseniz, muhtemelen önümüzdeki yıl da giymeyeceksinizdir. İyi durumda olanları yıkayın, ütüleyin, onarın ve sizden daha fazla ihtiyacı olan birilerine verin. Verdiğiniz giysilerin nesini sevmediğinizi de bir yere not edin: tam olmuyordu, kumaşı rahatsız geldi, desenini sevmedim vs. diye. Daha sonra bu listeye de ihtiyacınız olacak.

4. Listesiz alışverişe çıkmayın.

Listesiz alışverişe çıkmayın.

Daha önce yazdığınız o iki liste var ya? Hah, alışverişe giderken işte onu yanınıza alın. Böylece gerçekten işinize yarayacak olanları satın almış olacaksınız. Sadece işe yarayan şeyleri satın aldıktan sonra, diğerlerine aslında o kadar da ihtiyaç duymadığınızı fark edeceksiniz. Kendinize hakim olun! Fuşya rengi moda olabilir ama listenizde yoksa seneye çöp olacak demektir.

5. Daha az satın alın, ama daha iyisini alın.

Daha az satın alın, ama daha iyisini alın.

Böylece zamanla daha az satın almaya başlayacaksınız; daha az satın almak demek, daha fazla para biriktirebilmek ve daha az borca girmek demektir. Karın tokluğuna çalıştırılan zavallı Çinli işçiler tarafından üretilmiş ve ucuza satın aldığınız 10 tane polyester bluzunuz olacağına, 2 tane daha pahalı ama daha etik şartlarda üretilmiş ve doğal malzemeden yapılmış bluzunuz olsun.

6. Son 4 maddeyi, evinizin diğer alanları için de yapın.

Son 4 maddeyi, evinizin diğer alanları için de yapın.

Mutfak dolabını açınca üzerinize yığılan yüzlerce saklama kabı, cici bulup aldığınız ama kullanmadığınız on farklı kek kalıbı, hediye gelen ama desenini sevmediğiniz o bardak seti, artık dinlemediğiniz CD’ler, bitirdiğiniz ve bir daha okumayacağınız kitaplar, bir ara heves edip aldığınız ve depoda tozlanan boks eldivenleri… Hepsini bir köşeye ayırın. Atılacakları da atın (pilleri ve elektronikleri normal çöpe atamazsınız, aman dikkat!).

7. “Armağan Ekonomisi” ile tanışın.

“Armağan Ekonomisi” ile tanışın.

Emin olun, ayırdığınız bu eşyaların hepsine sizden daha fazla ihtiyaç duyan birileri vardır. Bunları verebileceğiniz yerleri araştırın. İnternetten, “Armağan Ekonomisi”, “Hediye Çemberi”, “Takas Pazarı” gibi terimleri inceleyin ve oluşumlara katılın. Pahalı ürünler ise, ikinci el dükkanlarına satabilirsiniz ya da internetten satıp kara geçebilirsiniz!

8. Eşyalara uyguladığınız bu adımları, şimdi de yaşamınızın diğer yanlarına uygulayın.

Eşyalara uyguladığınız bu adımları, şimdi de yaşamınızın diğer yanlarına uygulayın.

Aynen bu şekilde bir taşın üstüne oturup (taş soğuk olmasın) düşünün. Nelere vakit ayırıyorsunuz? Hangi ilgi alanlarına ya da hobilere sahipsiniz? ’taki insanların kaçıyla görüşmekten gerçekten keyif alıyorsunuz? Kariyer planlarınız ne? Kendinize gün içinde boş vakitler yaratın ve bu konuları iyice bir düşünün. Acaba yüzlerce oyuncak ayı satın almanızın altına yatan esas ihtiyaç, birilerinden şefkat görmek miydi?

9. İyice düşündünüz mü? Güzel. Şimdi Kullanmadığınız tüm sosyal medya hesaplarını kapatın.

İyice düşündünüz mü? Güzel. Şimdi Kullanmadığınız tüm sosyal medya hesaplarını kapatın.

Üşenmeyin, hepsinden bir bir çıkın. Sadece en çok kullandığınız 1-2 tanesi dursun. Onlarca blog açtıysanız onları da kapatın. Aklınız kalmasın oralarda. Hem her gün gelen güncelleme mailleri yüzünden gelen kutunuz da dolmaz.

10. Sosyal medyada “arkadaş detoxu” yapın.

Sosyal medyada “arkadaş detoxu” yapın.

“Kalsın” dediğiniz hesapların içinden, “arkadaş detoxu” yaparak aslında çok da görüşmek istemediğiniz insanları silin. Oh… Zor oldu ama yaptınız. Artık Maldivler’e gidip ayak fotoğraflarını gönderen ama aslında sizi hiç arayıp sormayan o gıcık tipten kurtuldunuz. Listenizde sadece, gerçekten önemsediğiniz ve sık sık görüştüğünüz insanlar var. Bir gün size gelip de “neden sildin?” diye soracaklarını sanıp korkmayın. Sormayacaklar. Zaten umurlarında değildiniz.

11. E-postanızı, SMS’lerinizi, telefon rehberinizi de temizleyin.

E-postanızı, SMS’lerinizi, telefon rehberinizi de temizleyin.

İlgilenmediğiniz yerlerden gelen onca reklam, onca mesaj, rehberinizi işgal eden onca şey… Ne gerek var? Bunların hepsi zihnizi siz farkında olmadan çok yoran ve dikkatinizi dağıtan şeylerdir. Silin veya abonelikten çıkın.

12. Bütün sorumlulukları üzerinize almak zorunda değilsiniz.

Bütün sorumlulukları üzerinize almak zorunda değilsiniz.

Her yere yetişmek zorunda değilsiniz. Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Evinizi bal dök yala yapmak, her akşam okuldan çocuğu kendiniz almak, üniversitede çift dal yapmak zorunda değilsiniz. Ana ihtiyaçlarınızı ve gerçekten ne yapmak istediğinizi belirleyin ve zorunlu olanlar için size yardımcı olacak birilerini bulun. Tüm sorumlulukları üzerinize alırsanız, insanlar size yardımcı olmaları gerektiğini anlamayabilirler.

13. Toplumun sizden beklediği her şeyi, ideal şekilde yapmak zorunda değilsiniz.

Toplumun sizden beklediği her şeyi, ideal şekilde yapmak zorunda değilsiniz.

Herkes size “artık evlen” diyor ama siz belki de dünyayı gezmek istiyorsunuz. “Çocuk yap” diyor ama siz hazır hissetmiyorsunuz. “Daha müdür olamadın mı” diye soruyor ama siz bambaşka bir kariyer istiyorsunuz. Tüm bunlar arasında gidip gelip kendinizi sorguluyorsunuz. Bırakın insanların düşüncelerini… Bu hayat sizin hayatınız. Onu hiç kimsenin isteklerine göre yaşamayın.

14. Hobileriniz için hırs yapmayın.

Hobileriniz için hırs yapmayın.

Hem süper bir müzisyen, hem müthiş bir aşçı hem acayip bir buz pateni sporcusu olmak zorunda mısınız? Veya olmak için kendinizi ne tür bir strese sokuyorsunuz? Halbuki çok basit şeyler bile insanı mutlu edebilir. Doğada yürümek, arkadaşlarınızla vakit geçirmek, müzik dinlemek…İlgilendiğiniz hobileri gerçekten zevk aldığınız için mi yapıyorsunuz yoksa kendinizi o hobiyi “mükemmel” şekilde yaparak başarıya ulaşmak için zorluyor musunuz? Bunu ayırt etmek ilk başlarda zor olabilir. Ama bu soruyu kendinize gerçekten çok içten bir şekilde sorun. Geriye, sadece sizi mutlu eden aktiviteler kalsın. Kendinize karşı samimi olun.

15. Sıra geldi, dilinizdeki çer-çöpe…

Sıra geldi, dilinizdeki çer-çöpe…

Sürekli şikayet ediyoruz, başkalarını suçluyoruz, dedikodu yapıyoruz, trafikte bağırıp çağırıyoruz, laf olsun torba dolsun diye konuşuyoruz, deyimleri olur olmaz her yerde kullanıyoruz, insanları kırıyoruz, tersliyoruz, kendimizi yanlış ifade ediyoruz… Belki de bu kadar çok olumsuz konuşma, düşüncelerimizi de kirletiyor olabilir. Aslında orada olmayan şeyleri abartarak kendimizi yoruyor olabiliriz. 1 gün boyunca hiç şikayet etmemeyi deneyin. Hatta buna “şikayet orucu” deyin. Bakalım günün sonunda nasıl hissedeceksiniz!

16. Daha etik yaşayın, gece başınızı yastığa huzurla koyun.

Daha etik yaşayın, gece başınızı yastığa huzurla koyun.

“Çinli işçiler tarafından üretilmiş polyester bluz” ifademizi hatırlayın. Hayatınızda bunun gibi dikkatsizce yaptığımız o kadar çok yanlış seçim var ki… Örneğin ülkemizde halen çöp ayrıştırma meselesi doğru düzgün uygulanamıyor. Halbuki daha az tüketmek kadar, tükettiklerimizin gittiği yeri takip etmek de önemlidir. Neden kendi mahallenizde herkesin işine yarayacak bir akım başlatmayı denemiyorsunuz? İlk ipucunu verelim: Depolarda çürümeye terk edilen bebek arabaları için bir sistem bulabilirsiniz. (Hepsi çok pahalı şeyler, biliyorsunuz değil mi?)

17. “Eyvah! Mideme girenler konusunda minimalist olamıyorum!”

“Eyvah! Mideme girenler konusunda minimalist olamıyorum!”

Hayatımızın her alanını kıvır zıvırdan arındırdık. Peki ya midelerimize giren abur cuburlar? Kıyafetlerde nasıl “az sayıda ama kaliteli” ilkesini benimsediysek, bu konuda da aynısını yapmamız gerekiyor. Almış olmak için almak, konuşmuş olmak için konuşmak, yapmış olmak için yapmak nasıl kötüyse, yemiş olmak için yemek de kötü. Bunu kabul etmeliyiz… Daha kaliteli ama az miktarda yemek yedikçe, yediğiniz yemeklerden çok daha fazla keyif aldığınızı keşfedeceksiniz. İşin ucunda sağlık var!

18. Zamanınızı nasıl harcadığınızı fark edin.

Zamanınızı nasıl harcadığınızı fark edin.

Yukarıdakilerin hepsini yapıp da, hala “Hiçbir şeye yetişemiyorum!” diyorsanız, zamanınızı etkin kullanmıyor olabilirsiniz. Belki de internetin başında gereğinden fazla kalıyorsunuzdur? Belki de televizyona takılıp tüm geceyi boşa geçiriyorsunuzdur? Bir gün içinde nelere zaman ayırdığınıza dikkatinizi verip bulgularınızı bir kenara yazın. Aslında ne kadar çok şeye zaman kaldığını görüp şaşıracaksınız.

19. Aynı anda birden fazla iş yapmayın.

Aynı anda birden fazla iş yapmayın.

Kimse kusura bakmasın, bunun adı “becerikli” olmak değildir. Araba kullanırken telefonla konuşmazsanız ve indiğinizde arayan kişiyi geri ararsanız, emin olun öbür taraftaki kişi kalp kırıklığından ölmez. Ama o telefonu cevaplamaya çalışırken siz -ve arabadaki diğerleri- kaza yapıp ölebilirsiniz. Yaptığınız işe dikkatinizi vermek için, diğer işleri yapmayı bırakın.

20. Sessizliğin tadını çıkarın.

Sessizliğin tadını çıkarın.

Kendinize arada sırada kaçabileceğiniz sessiz bir zaman dilimi yaratın. Sadece yarım saat ya da bir saati kendinize ayırın. İster dua, ister meditasyon… Hiçbir iş yapmadan, öylece aklınızla baş başa kalın. Kafanızın içindeki dalgaların durulduğunu, zamanla daha sakin bir insan olduğunuzu fark edeceksiniz.

21. Son olarak: Sahip olduğunuz şeyler için minnettar olun.

Son olarak: Sahip olduğunuz şeyler için minnettar olun.

Cicero ne demiş: “Bir kütüphane ve bir bahçeniz varsa, ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz demektir.” Tabii herkesin ihtiyaçları değişebilir. Ama siz de gerçekten sizi en mutlu eden şeyleri düşünün ve bunlara sahip olduğunuz için şükredin. Ve unutmayın, minimalizm bir yaşam tarzı ve bir süreçtir. Öyle pat diye olmasını beklemeyin. Zamanla azaltın ve azaltmanın sizi ne kadar özgürleştirdiğini fark edin…

Akıllısın…İşine Yarıyor mu Bari?

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN EDWARD  İYİ Kİ VARSIN

18 Ağustos Edward Norton’ın yaş günüymüş. Bunu fark edince ve de  en sevdiğim, favori oyunculardan biri olması nedeniyle bir yazı yazmaya karar verdim. Bir çok filmini izlediğim Edward Norton’ın , bu filmleri hakkında duygu düşüncelerimi paylaşarak, ben de bir nevi zamanda yolculuk yapmayı planlıyorum :)  Sanırım sizlerde sevdiğiniz bir şarkı ya da filmle bunu yapıyorsunuz değil mi?

Edward Norton ilk önemli başrolünde Primal Fear’de oynamıştı.(1996)  Açıkcası filmi izleyen herkes iyi oyunculuğu konusunda hem fikir olmuştu. (ben hariç) Öncelikle bu filmin çok güzel bir müziği vardır. Bence mutlaka dinlemelisiniz. Bu film  “Özel Bir Kadın” filminden sonra Richard Gere’in adeta karizmasını  sergilemek amaçlı bir filmdi. Film de Norton, Gere’i çok fena  şekilde kandırıyordu. Aslında senaryo da ki bu mevzu ise biraz “Olağan Şüpheliler” filmi ile benzerlikler gösteriyor.

https://www.youtube.com/watch?v=UzWeU7_V2KY

Bu film sonrasında Edward Norton’ı  Rounders  yada Türkçeye “Tutku ağı” ismiyle çevrilen filminde izledim. Bu filmde Matt Damon yetenekli (Can Dostum etkisi sürüyordu hala) ama eskiden kumara filan karışmış tövbeli iyi çocuğu oynuyordu. Edward Norton ise ona bol sorun, aksiyon yaratan kötü çocuğu. Bu ikili karşılıklı tam bir yin&yang dengesi kurmuşlardı. Karşılıklı oyunları özellikle beraber oynadıkları sahnelerde çok iyiydi. Aslında ortakla oynama konusunda Matt Damon iyidir. Can Dostum filminde ki oscarını oyunculuk değil, Ben Affleck’le beraber senaristlik üzerine almıştı.

”poker masasında ilk yarım saatte yolunacak enayinin kim olduğunu anlayamazsanız, o enayi sizsiniz demektir.”

Ve işte budur dedirten flm; “American History X” Türkçeye “Geçmişin Gölgesinde” adıyla çevrildi.

Aslında film ırkçılık karşıtı bir film ( bu sinemanın klişe bir konusu gibi gelse de) Irkçılığı özellikle bazen aşırı  şiddet sahneleriyle bu konuya romantik bakanlara;  insanlık dışına çıkmayı veya etme-bulma dengesi ,  dostluk  gibi kavramları sorgulatmıştır. Gerçekten  film çok başarılıdır ama en çok bu başarıyı  başrol oyuncusu Edward Norton’ın  üst düzey performansına borçludur.

https://www.youtube.com/watch?v=XfQYHqsiN5g

Evet sırada “Fight Club” var. “Dövüş Klübü”  tabiî ki… Bu filmle Edward Norton kült bir filmde başrol oyuncusu oldu. Film ünlü sıra dışı yazar Chuck Palahniuk a ait bir eserdir. Edward Norton’ın oynadığı rol için ilk düşünülen oyuncu Russell Crowe olmasına rağmen, rol  Edward Norton’a gitmiştir. (Bence böylesi çok daha iyi) Filmin yönetmeni David Fincher ise Fight Club’a kadar yine iki çok önemli film çekmişti. Bunlar Yine Brad Pitt’le “Seven” ve yine çok iyi bir oyuncu olan Sean Penn’le  “Game” di. Yani son olarak, bu film için her alanda yıldızlar buluşması  denilebilir.

“Eğer ne istediğini bilmezsen, bir bakmışsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş.”

“Sahip oldukların zamanla sana sahip oluyor.”

“Burada yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. Bu potansiyeli görüyorum ve hepsi heba oluyor. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyoruz.”

“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok, ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş, en büyük buhranımız hayatlarımız.”

 “Dövüş kulübünün ilk kuralı:kulüpten sözetmemek

2.kuralı:kimseye kulüpten sözetmemek
3.kuralı:Ayakkabı t-shirt yasak
4.kuralı:Dövüşler tek tek yapılır
5.kuralı:Dövüşte iki kişi vardır
6.kuralı:Biri pes derse sakatlanır ya da bayılırsa dövüş sona erer
7.kuralı:Dövüş gerektiği kadar sürer
8.kuralı:Dövüş kulübündeki ilk gecenizse dövüşmek zorundasınız”

 “Sizler özel değilsiniz,
Sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan
Kar tanesi de değilsiniz,
Sizler işiniz değilsiniz,
Sizler paranız kadar değilsiniz,
Bindiğiniz araba değilsiniz,
Kredi kartlarınızın limiti değilsiniz,
Sizler iç çamaşırı değilsiniz,
Sizler her şey gibi çürüyen birer organik maddesiniz…
Bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden yeri geldiğinde dalga geçen yeri geldiğinde gülüp geçen pislikleriyiz.”

https://www.youtube.com/watch?v=bY0NE5hovTc

Ve günlerden bir gün,  izlediğim bir filme hayran kaldım. Bu film “Cennetin Krallığı” idi. Bazen kendi kendime  En Enler yaparım. En sevdiğim filmler;  İlk 10 gibi. Ya da en sevdiğim şarkılar; ilk 5 gibi. Sanırım Cennetin Krallığı benim ilk 10’da her zaman yer vereceğim bir filmdir. BU filmi izledikten sonra yazılar akarken (Filmin yazılarını da okumayı severim bu arada) Oyuncularda bir Edward Norton idi. Gerçekten şaşırdım,   çünkü film boyunca hiç görmemiştim. Neyse; Edward Norton bu filmde Cüzzam hastalığından muzdarip kralı oynuyordu. Bir maskenin arkasından bile oynasa, çok iyi bir oyunculuk sergilemişti…

https://www.youtube.com/watch?v=XDrvdtgpu4M

Bu filmde bazı müziklerin Kardeş Türküler tarafından seslendirildiğini belirtmek isterim.

Birçok repliği ise üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektirir.

“Kudüs’ü bulmak kolaydır. İnsanların İtalyanca konuştukları yere git. Ardından başka bir dilin konuşulduğu yere kadar git.  Orada, doğduğun kişi olmazsın, kendi içinde olduğun kişi olursun. Yeni bir dünya. Daha iyi bir dünya. Bir Cennetin Krallığı. Vicdanlı bir dünya…”

“Nemo vir est qui mundum non reddat meliorem “  (Dünyayı daha iyi yapmayan insan, insan değildir.)

“Bir kral bir insanı yönetebilir. Bir baba oğul dünyaya getirebilir. Ama unutma, seni yönetenler kral dahi olsalar ya da güce sahip olsalar, ruhun herzaman sana ait olur. Tanrı’nın önüne çıktığında: “Bana bunu başkaları emretmişti.” ya da “Erdemli olmak beklenen şey değildi.” diyemezsin bu yeterli olmaz. Sakın unutma!”

“Din kelimesine fazla anlam yükleme. Din kelimesinin arkasına saklanan kaçıkların Tanrı adına her türlü kötülükleri yaptığını gördüm. Kutsallık, doğru hareketi yapmaktır ve cesaret kendini savunamayacak durumda olanları savunmaktır. Ve iyilik – Tanrı’nın istediği şey – [başını işaret ederek] burada ve [kalbini işaret ederek] buradadır. Ve her gün yapmaya karar verdiğin şey, seni iyi bir insanı yapar, [gülümseyerek] ya da yapmaz.”

2006 da Edward Norton iki önemli filmde oynadı. İlki bir çoğumuzun bildiği “Sihirbaz” filmiydi. Bu film bir dönem filmi gibi ama aynı zamanda bu dönem bir geçiş dönemi üzerine… Geçiş dönemleri insanların zaten yanılsamalı baktıkları dönemlerdir. Ki  şu tarihlerde de, sık sık bir geçiş döneminde yaşadığımızı düşünüyorum. Tabii ki neye, nasıl , ne kadar inanacağını bilmeyen insanlar var J Sihirbaz gibi bir film için, uygun bir atmosfer var filmde. Bence çok iyi bir film ve çok iyi oyunculuklar söz konusu olmasına karşın,  yine benzer bir atmosfer sunan “Prestij” filmiyle aynı yıl çekilmesi  bu film açısından kötü olmuş diyebilirim.

2006’da ki diğer filmi ise yine bir dönem filmidir. Film klasik bir W.Somerset  Maugham romanı olan Painted Veil’den uyarlanmıştır. Film Sanghay ve Mei Tan Fu ‘da geçmektedir. Özellikle kadın, erkek ve sevgi kavramı üzerine çok güzel bir filmdir.

https://www.youtube.com/watch?v=7P2F9fb_Z-s

Şimdilik bu kadar, macera devam edecek :)