Saint Exupery ve Küçük Prens

Antoine de Saint-Exupéry

Fransa’nın Lyon şehrinde doğdu.  Beş  kardeşin üçüncüsüydü. Aristokrat bir aileye mensup olan Exupéry,  dört yaşındayken babasını kaybetti. Babasının ölümünün ardından aile hızla yoksullaştı. Anneleri kültürlü bir kadındı. İlk öğretmenleri anneleri oldu. Exupéry okulda başarılı değildi. Ödevlerle arası yoktu, sürekli ceza alıyordu. Uçaklarla 12 yaşında tanıştı. Evlerinin yanındaki hava alanına gizlice girer ve uçakları yakından seyrederdi. 12 yaşındayken bir pilot onu uçağına aldı ve uçurdu. Kardeşi François’in ölümü onu ve ailesini çok sarstı. Liseyi bitirdikten sonra pilot olmayı çok istediği halde annesini kırmamak için denizcilik okuluna kaydoldu. 19 yaşında Ecole des Beaux-Arts’ta mimarlık fakültesine girdi. 21 yaşında orduya çağrıldı. Eğitimini yarıda bırakıp askere gitti. Askerlik görevini Fransız Hava Kuvvetlerinde teknisyen olarak yaptı. Strasbourg şehrinde pilotluk eğitimi aldı. Askerliğin ardından ailesinin isteği üzerine Paris’te bir ofiste kamyon satıcısı olarak çalışmaya başladı. Ticaret yaşantısında başarısız oldu. Bu arada yazı yazmaya da başlamıştı.

1926 yılı hayatında bir dönüm noktası oldu: Tekrar uçmaya başlamıştı. Toulouse ve Dakar arasında posta servisi yapan uçağın pilotu olarak göreve başladı. İlk kitabı Güney Postası’nı bitirdi. Burada ilk uçuş deneyimlerini anlatıyordu. Aynı şirketin Arjantin  bölge sorumluluğuna getirildi. Gece Uçuşu adlı romanı Arjantin’deki yaşantısını anlatır. Paris’te evlendi. 35 yaşındayken uçağı arıza yaptı ve Tunus’ta çöle zorunlu iniş yaptı, kayboldu. Dört günlük zorlu çöl macerası ardından bir Bedevi tarafından bulundular. İspanya İç Savaşı boyunca Fransız gazetesi adına muhabir olarak görev yaptı. Havacılık alanında birçok buluşa imza attı. Gece uçuşlarını düzenleyen cihazların geliştirilmesinde katkı sağladı.  II.Dünya Savaşı başladığında Fransa,  Almanya’nın işgaline uğradı. Komutanları Exupéry’ye sağlık durumunun savaş şartlarına uygun olmadığını söylemesine rağmen o askere yazıldı. Fransa’nın yenilgisi üzerine ABD’yi gitti. Buradayken yazdığı Dünya ve İnsanlar ile Savaş Pilotu adlı iki kitabı New York’ta çok tutuldu. En önemli eseri Küçük Prens’i de bu dönemde yazdı. Savaşın getirdiği yıkımın ortasında dünyaya bir umut mesajı vermek istiyordu. Bunu Küçük Prens’te bir çocuğun gözüyle yapmaya çalıştı. Ülkesinin işgal altındaki durumu onu çok üzmekteydi. Olaylar karşında sessiz kalamayacağına karar vererek ABD ordusuna katılarak yüzbaşı rütbesiyle Kuzey Afrika’ya gitti. Görevi Alman ordularının hareketini havadan izlemekti. Yine böyle bir keşif uçuşu sırasında 31 Temmuz 1944’te uçağı vuruldu ve Marsilya açıklarında denize düştü. Uçağının enkazı 2000 yılında balıkçılar tarafından bulundu.

Saint-Exupery, daha sonra Gallimard tarafından kitaplaştırılan bir röportajında şöyle der; “Seyahat ederken her zaman yanımda bulundurduğum bazı kitaplar vardır. Burada kitapların isimlerini söylemek konusunda tereddütlüyüm, çünkü Pascal’ın, Descartes’in veya çağdaş filozofların, matematikçilerin ve biyologların eserlerinin adını söylediğimizde, fazla iddialı ve kendini beğenmiş bir görüntü verebilir. Bu kitaplar, hiç kuşku yok ki, benim hayatımı derinden etkiledi.”

Bu kitaplarla ilgili olarak, yakın arkadaşı Charles Sallis, Saint-Exupery’nin, Descartes’ın “Metot Üzerine Konuşmalar” adlı kitabına büyük önem verdiğini ve Platon’dan özellikle de  “Devlet”  adlı eserinden çok etkilendiğini söyler. Çok önemli referanslar olan bu kitaplar, Küçük Prens ve Kale adlı eserlerinin oluşumunu bize açıklar.

KÜÇÜK PRENS

Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry’nin en ünlü eseri olan Küçük Prens 1943’de yayınlanmıştır. New-York’ta bir otel odasında yazdığı bu kitabın içinde ve kapağında yazarın kendi çizimleri bulunur. Küçük Prens’i bir çocuğa ya da daha doğrusu olgun, ağırlaşmış, biraz da yorgun kendisine serin sabahlar, sevinçli küçük hayvancıklar ve açan çiçekler cennetini geri getirmek için yazar. 1940’ta, yenilgi ve bozgunun karışıklığında, anlatmaktan asla vazgeçmediği çocukluk anılarına tutunan Saint-Exupéry, düşüncelerini şöyle ifade etmektedir: “Çocukluk, der, herkesin çıktığı o büyük ülke (…) Nereliyim? Bir ülkeliymişçesine, çocukluğumdan gelmeyim

Yazın dünyasının en güzel on masalından biri olarak kabul edilen Küçük Prens, yoğun masal kurgusu nedeniyle, okuyucuda ilk bakışta sadece çocuklara seslenen bir yapıt olduğu izlenimi uyandırmaktadır. Ama okudukça, düşündükçe, insan sevgisinin açıkça görüldüğü bu yapıtın, çocuklardan çok büyüklere seslendiği hemen fark edilmektedir. Küçük Prens sayısız gün batımı izleyebilmek için sandalyesini birkaç adım çekmesinin yeterli olduğu küçücük bir gezegende oturur. Onu bazen melankoliye sürükleyen çok kibirli bir gülün bakımını yapmak, baobapların sürgünlerini temizlemek, gezegendeki üç volkanın temizliğini yapmak gibi işlerle uğraşır. Çiçeğiyle ilgili yaşadığı sorunlar yüzünden diğer gezegenleri ziyaret etmeye karar verir. Bu gezegenlerin birincisinde bir kral, ikincisinde bir kendini beğenmiş, üçüncüsünde  iç karartıcı bir ayyaş, dördüncüsünde işadamı, beşincisinde yönetmeliğe sıkı sıkıya bağlı bir fenerci, altıncısında ise ona dünyaya gitmesini salık veren bir coğrafyacı oturur. Dünyaya vardığında Küçük Prens önce hiç kimseyi göremez. Sonra bir yılanla karşılaşır. Yılan ona çölde bulunduğunu ve insanlar arasında da yalnız olunabileceğini açıklar. Daha sonra bir tilkiden evcilleştirerek nasıl bir dost kazanılacağını; yani bağlar kurmayı öğrenir. Dost dünyada tektir, zira insan ancak evcilleştirdiği şeyleri tanıyabilir ve insan evcilleştirdiği şeyden sorumludur. Yolcuları ayıran bir makasçı ve susuzluğa karşı haplar satan bir satıcıyla karşılaştıktan sonra, uçağının yanında uyuyan pilotla karşılaşır. Ama Küçük Prens gezegenine geri dönmek zorundadır. Yılanın onu ayak bileğinden ısırmasıyla yavaşça kumlara düşer. Vücudu çölde yok olur ve pilot motorunun tamirini bitirince artık yıldızlarda bir dostu olduğunu bildiği için, daha da yalnız olacağı dünyasına geri döner.

Bir gezegende başlayıp farklı farklı gezegenlerde devam eden ve dünyada son bulan öyküde, Küçük Prens ve pilot bir kişinin ikili yansıması olması bakımından masaldaki diyalog aslında sadece bir monologdur. İnsanın kendisiyle alışverişi daha da açıkça söylemek gerekirse, insanın kendisiyle hesaplaşmasıdır. Bu yüzden, masalın başından itibaren Küçük Prens’in sözlerine dikkat edilerek Küçük Prens’in,pilota  “Hangi gezegendensin?” sorusunun cevabının ikisinin de aynı gezegenden yani dünyalı olduğu bilinmelidir. Yapıtın başında pilot, çocukluğunda duyduğu, ama gerçeği gözleriyle açık seçik görmesini bilmeyen ailesinin baskısıyla bunalımlara düşüp resim yapmaktan vazgeçtiğini uzun uzun anlatır ve Küçük Prens hemen bir koyun resmi hakkındaki konuşmasına başlar. Saint-Exupery , Cezayir’de görevli olduğu sıralarda, saatlerce sokak aralarında oynayan çocuklarla söyleştiği, onlara resim ve kâğıttan oyuncaklar yaptığı bilinmektedir.

Küçük Prens aslında bir çocuk kitabı gibi görünse de kırılgan ve temiz anlatımıyla, her yaştan insan için bir başucu kitabı olmayı kesinlikle hak etmektedir. Bu kitapla, okuyucu, altın sarısı saçlı ve temiz yürekli Küçük Prens’in diğer gezegenlere ve dünyaya yaptığı yolculuğa tanık olurken, aynı zamanda sevgi, dostluk, bağlılık, sorumluluk, bilgelik, önyargı, doğa sevgisi gibi kavramları sorgulama fırsatı da bulmaktadır. Bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasını anlatan bu kitap, masal havasında kolay okunmasının yanında okuyucuya hiç de hafife alınmayacak varoluşa ilişkin sorular sordurtarak değerleri düşünmesine yardımcı olmaktadır.

İÇİMİZDEKİ KÜÇÜK PRENS

Yazar, eserin başında; okuyucularını; “Kitabımın hafife alınmasını istemiyorum.” diyerek uyarır. “Anılarımı anlatırken çok büyük ıstırap çekiyorum.”

Saint-Exupery kitabını Leon Werth’e adamış ve kitabını bir büyüğe adadığı için bütün çocuklardan özür dilemiştir.  Saint Exupery’nin ; “Aras’a Uçuş”   adlı kitabında sadece Fransa’nın çöküşünü değil, aynı zamanda bu geçici yenilgiye karşı gösterilen manevi direnci de oldukça dokunaklı bir biçimde anlatmış olduğunu, Amerikan gazetesi Atlantic şu sözle açıkladı; “Bu anlatım ve Churchill’in konuşmaları, Hitler’in Kavgam’ına demokratların verdiği en iyi cevaptır.”

KORKU :  Küçük Prens, dünya politikasının yarattığı tehdidin geride bıraktığı endişe verici bir duygudan ve bunun yanı sıra edebi nitelik taşıyan bir “kendi kendine terapi” ürünü olarak doğar.Aynı zamanda baştan itibaren varoluş korkusunu yansıtır; bu korku, bir birey olmaya katlanma zorunluluğudur. (Sören Kierkegaard)

Korku bireyin ve onun tabiatının parçasıdır; tıpkı her bireyin ve kendine özgü bir sevgi biçimine sahip olduğu ve kendine has bir ölümü tatmak zorunda olduğu gibi…

Edebi açıdan çok büyük değer taşıyan eser, üç tür korkuya yer verir; Dost için duyulan korku, dünyaya karşı duyulan korku ve çocukluk çağı korkuları.

 KRİZ: 1935 yılında Saint Exupery Çin Hindi’ne gitmesi gereken uzun menzilli bir uçakla Kahire’den iki yüz kilometre uzakta, teknisyeni Prevor ile Libya Çölü’nün kumlarına saplanıp kaldı. O zamanlar çölden canlı çıkamayacağımızı sanıyordum der Rüzgar, Kum ve Yıldızlar adlı kitabında. İki Fransız yanlarında bir termos dolusu şekerli kahve, yarım şişe şarap, bir parça çikolata, birkaç kurabiye ve bir, iki portakalla; Fransa’nın üç katı büyüklüğündeki çölde beş gün boyunca ilerlediler. Onları bir bedevi kurtardı. Saint Exupery büyük minnettarlıkla şunları yazdı:

Sen kurtarıcımız, Libyalı bedevi,  sen benim hafızamda silinip gidiyorsun! Yüzünü gözümün önüne getiremiyorum. Sen insansın ve ben sende tüm insanların simasını görüyorum! Sen bizi daha önce hiç görmedin ve buna rağmen bizi tanıdın! Sen benim sevgili kardeşimsin ve ben bundan sonra seni tüm insanlarda yeniden tanıyacağım!”

 Her insan uçabilir. Burada anlatılan olayda gizli mesaj budur. İnsanoğlunu yaşatan yalnızca ekmek değildir. İnsan hayat boyu düştüğü çukurlarda ayağa kalkıp, kanatlarını açabilir; böylece idealler uğruna mücadele verip, ideallerini yaşayabilir. İnsan bu dünya üzerinde yaşayan, çabalama, ruhsal olarak yükseklerde uçama, zihinde canlandırma ve kahramanlık yetisine sahip olan tek canlıdır. Olanakları elverdiğince bir kartaldır. Fakat bir kartal bile düşebilir ve bu insanın dünyevi mevcudiyetinin diğer yüzüne aittir. Düşüş ise krizi temsil eder.

Kriz içinde kendimizi sınırlılığımızı değil, aynı zamanda değişebilme yetimiz de keşfederiz. Yalnızca değişebilen insan kendine sadık kalır.

 İÇİMİZDEKİ ÇOCUK: Yazar, 1943 yılının Şubat ayında, Küçük Prens basılmadan bir ay önce “Bir Rehineye Mektup” adlı yazısını yayımlar. “Günümüzde insana saygı, gelişimimizin bu koşulu tehlike içinde bulunuyor. Modern dünyanın parçalanması bizi zifiri karanlığı sürükledi. Sorunlar artık birbiriyle bağlantılı değil, çözümler birbirine uymuyor. Dünün gerçeği öldü,  yarının ki  ise henüz doğmadı. Henüz geçerliliği olan bir sentez varsayılamıyor ve içimizde her biri, hakikatten küçük bir pay alıyor. Zorlayıcı şeffaflık olmadığından siyasi dinler zora başvuruyor. Kaldı ki bizler yöntemler üzerine tartışırken, aynı hedeflerin peşinde olduğumuzun idrakine varamama tehlikesiyle burun buruna geliyoruz.”

Henüz bir şeylere, birine sığınma ihtiyacı hissettiğimiz, fazlasıyla erken bir yaşta Tanrı’dan ayrıldık. Bu yüzden şimdi yapayalnız, küçük insancıklar olarak hayatın tüm yükünü omuzlarımızda taşımak zorundayız.”

İçimizdeki çocuk hümanist psikolojinin üstüne basarak vurguladığı gibi, bir tür oluş pusulasıdır; bu oluş, Nietzsche yaşam seferinin Kolomb yolculuğudur. Saint- Exupery “Aras’a Uçuş”  adlı eserinde insanın bireyselleşmesinin bu içsel keşif gezisini şöyle ifade eder: “Kör ve bir üstada ya da bir öğretiye kayıtsız şartsız tabi olan bir insanı şekillendirmek kolaydır. Ancak insanı özgür kılmak, onun kendi kendine hükmetmesini sağlamak başarıdır ve çok daha büyük takdir gerektirir.”

Kitapta, kazazede pilotun küçük prens ile  karşılaşması “ego” suyla, diğer Ben’iyle karşılaşıyor. Hangi Ben’le? Bastırdığı, çocuksu Ben’iyle. İçindeki çocukla.  Kadın veya erkek hepimizin içinde yaşayan küçük çocukla. Masalların derin psikoloji yorumlarına göre bu soylu bir Ben’dir. Masallar bize optimist ve cesur hayat görüşüyle, hepimizin birer kral ve kraliçe olabileceğini vaat eder; tabii bir prensi andıran çocuğun gücü ve kararlılığıyla içimizdeki zengin özlük olasılıkları gerçekleştirirsek… “İçimdeki çocuk” benim yaşayan öz benliğimdir. O henüz yetişkin olmanın günahıyla örselenmemiştir. Henüz toplumsal benliğe sahip insanın yaldızları ve üniformalarıyla harap olmamıştır. “İçimdeki çocuk” kanun tanımaz, şüpheci ve meraklıdır. Ayrıca yetişkin mantığının mikrobik budalalığı karşısında tam bir dayanıklılığa sahiptir.

 HÜKMETME HIRSI: İlk astreoit 325, burada bir kral yaşar. Hepimizin içinde, genelde çocukluğun tehlikelerinden kaynaklanan, dünyaya ve insanlara yönelik iyi ve kötü “zihniyet cümleleri” saklıdır.İyi bir zihniyet cümlesi şöyle olabilir; “ Yaptığım işle topluma katkıda bulunmak istiyorum.” Kötü bir zihniyet cümlesi ise şöyle olabilir: “Tüm insanlığa en büyük olduğumu kanıtlayacağım”  Eğer ruhumuzun draması zorba kral ise; “ben her şeye hükmederim” Kral tam bunu iddia eder. Kral rolüne büründüğümde, insanları kendimden aşağıda görürüm. Kibirliyim, her şeyin doğrusunu ben bilirim. Tartışmaya gelemem. Başkalarının fikirlerine tolerans gösteremem. Kimsenin sözünü dinlemem ve olduğum yerde kalırım, kendimi geliştiremem. Merhametten, özeleştiriden ve insan sevgisinden yoksunum. Hükmetme hırsı olanlar, ister benim içimde, isterse üstümde olsunlar tehlikelidirler.

 GİBİ GÖRÜNMEK ya da OLMAK: İkinci gezegende ise kendini beğenmiş bir adam yaşamaktadır. Kendini beğenmiş bir karaktere sahip olduğumda diyaloğa değil, monoloğa eğilimli olurum. Sahneye çıkışlarımın, sonu gelmeyen kelime oyunlarımın ve taşlamalarımın sivriliğinin ardında, yeterince değerli olmadığım duygusuyla örselenmiş olan “ben” pusuda beklerim. Gizli depresifliğimi ve yılgınlığımı göstermeyi kendime yasaklarım. Kendimi her zaman çok iyiymiş gibi gösterme zorunluluğu duyarım.  Karakterim sadece negatif yönlerden ibaret değil. Kendini beğenmişlik, normal ölçüde olmak şartıyla, bizi yapabileceğimizin en iyisini yapamaya teşvik eden, fevkalede yaratıcı bir güçtür. Girişimcidir, açıktır, hareketli,cesur, planlamadan davranmayı sever…Hayatı yoğun, dolu yaşayabilir.

Saint-Exupery  hastalık derecesinde kendini beğenmişliğin, beni ne hale getirdiğini gözler önüne serer. Kendini beğenmiş biri olarak ben, fiili ve fikri havai fişeklerimi tutuşturmuşsam, sık sık kimselere belli etmeden, kurtulamadığım bir boşluk ve var olamama duygusunun esiri olurum.

Beni harekete geçiren sadece kendini beğenmişlik olduğunda, kendi kendimi ele veririm. Bu tarzda idealize edilmiş bir benlik, fazlasıyla yüceltilmiş ben-idealinin ve kendi kendini kandırmanın görünen ifadesidir. Elbette kendi kendimi idealize etmem, varlığımın hayali olarak kıymetlendirilmesine sebebiyet verir ve böylece görünürde temel korkumu yatıştırır. Diğer yandan yıkıcı bir dinamik yaratır. Çünkü gerçek dışı ve gerçekte olduğundan fazla kıymetlendirme, benim gerçek benliğimi  küçümsememdir. Ben’imi yücelterek kurduğum düşün bedelini, aynı ölçüde güçlü, ve zayıf, kusursuz ve zavallı olan kendi gerçek Ben’ime yabancılaşarak öderim.

 BAĞIMLILIK ve ÖZLEM: Küçük Prens en kısa ziyaretini alkoliğe yapar; ancak başka hiç kimse onu böylesine derin bir melankoliye sürüklemez. Saint_Exupery anlatısındaki alkolik, yaşamın anlamını yitirmiştir. Bağımlılık krizinde yeni baştan anlam arayışına girme şansı vardır. Bağımlı kişi utanç duygusu içinde adeta içerek boğulur. Utanç duygusu bağımlılığı körükler. Bağımlı kişi utandığı için içmeye devam eder. Ancak bağımlılığının ortaya çıkışını ve seyrini hatırlamaya, o zaman ki duygularını yeniden hissetmeye ve o duyguların üstesinden gelmek için çabalamaya başladığı zaman utanç duygusundan kurtulup, varoluşundan duyduğu memnuniyetsizliğin sebeplerini sorgulayabilir ve mutsuz yaşamının “yataklı vagonundan” dışarı çıkmayı başarabilir. Bağımlılık aynı zamanda bir anlamlandırma hastalığıdır.

 SAHİP OLMAK YA DA OLMAK :  “Bir yerlerde yolumuzu kaybettik. İnsanoğlunun  termit yuvası şimdiye dek hiç olmadığı kadar zengin. Artık daha fazla refaha ve daha fazla boş zamana sahibiz. Fakat çok vahim bir eksikliğimiz var. Bizler kendimizi artık daha az  insan hissediyoruz; Gizemli ayrıcalıklarımızı bir yerlerde yitirdik.”

(Saint-Exupery)

Bir sonraki gezegende işadamı ile karşılaşır, küçük prens. İşadamı zaman zaman gökyüzünde gördüğümüz şu küçük şeylerin milyonlarcasını sayar. İsimlerini telaffuz etmek istemez; onun boş hayallerle oyalanacak vakti yoktur. Sözünü ettiği şeyler yıldızlardır. Küçük prens şaşkınlık içinde ona beş yüz milyon yıldızla ne yaptığını sorar. Yanıt çabuk gelir; hiçbir şey, Onlar benim. Derken küçük prens kritik bir soru sorar: Peki zengin olmanın sana ne yararı var? Yıldız milyoneri anlamsız bir yanıt verir: Böylece biri yeni yıldızlar bulacak olursa, onları da satın alabilirim.

Yaşadığımız toplum bağımlılıklara gereksinim duyar ve temel yapısıyla bağımlılıkları destekler. Toplum bağımlılık talep eder; çünkü topluma en iyi uyum sağlayan birey ne ölüdür, ne de canlı; tıpkı yaşayan bir ölü gibi bilincini kısmen yitirmiş, uyuşmuştur. İnsan öldüğü zaman çalışamaz. Tamamen hayat dolu olduğu zaman, pek çok süreçte topluma muhalefet eder; ırkçılığa, çevre kirliliğine, nükleer tehditlere, silahlanmaya, kansere yol açan gıdaların tüketilmesi vs… Bu nedenle gerilimi bertaraf  eden, bizi hareketsizliğe ve tepkisizliğe sürükleyen, biz farkına bile varmadan bizi uyuşturan ve birer yaşayan ölüye dönüştüren şeylerin propagandasını yapmak toplumun menfaatinedir. Bunun sonucu olarak toplum sadece bağımlılık talep etmez, işleyişini de buna dayandırır.

İşadamının gereksinim duyduğu şey “olmak” tır. Olmayı seçen insan, Fromm’un çok güzel bir biçimde ifade ettiği gibi; var olduğuna, hayatta olduğuna, yeni bir şeylerin oluşacağına inanır ve bilir ki bunun için ihtiyacı olan tek şey serbest bırakma ve karşılık verme yürekliliğidir.

 NEVROZLU FENERCİ: “Geçmişi bu güne taşımaya çalışan delidir; çünkü geçmiş, bir granit kaya kütlesidir ve oluşumunu tamamlamıştır. Geri getirilemez olanla mutsuz olmak yerine, Nasıl olursa olsun, sana bağışlanan günü kabul et.” Saint- Exupery

Küçük Prens’in uğradığı beşinci gezegende, “kendine uyan emirleri, sorgulamayan uygulayan fenerci” bulunmaktadır. Fenerci, monotonlaşan yakınmaları ve ağır iş temposuyla ruhunun gezegeninin giderek küçülmesine neden olur. Anlamsız ve aşırı meşguliyetinin kısırdöngüsünde yapayalnız kalır. Hayatta tek sevdiği şeyin uyku olduğunu söyler Burada kastettiği üzerindeki uyuşukluktur. Bu hiçbir girişimde bulunmama isteğinden başka bir şey değildir. Köhneleşmiş eski yaşamın bataklığından çıkıp, yeniliğe adım atma yürekliliğini göstermemektir. Fenerci durumunun ümitsiz olduğunu iddia eder. Bu doğrudur, çünkü fenerci hiçbir şey yapmaz. Sahte yaşamını sorgulamaz. Durumunu değiştirebilmek için tek bir adım dahi atmaz.

 BİLİMİN İKİ YÜZÜ: Altıncı gezegen heybetlidir. Bu gezegenin sakini, bir bilim adamı olan coğrafyacı idi. Bilim adamımız sadece delillerden ve nedensellikten söz eden, çalışma masasının başından kalkamayan bir mahkumu, tıka basa uzmanlık bilgileriyle doludur. Nietzche bu konuda insanları uyarır: “Her uzmanın bir kamburu vardır. Yaşam ve yaşamsal tecrübe” Küçük prens coğrafyacıyı ziyaretiyle dünya dışı gezegenler seyahatini sona erdirir. Açıkca görülen şu ki bu gezegenlerin sakinleri biziz. Biz bu soylu prens için çok çok tuhafız. Şu sonuca varmak mümkündür: İçimdeki hükmetme hırsına sahip olan adamı, kendini olduğundan farklı göstermeye çalışan benmerkezci adamı, bağımlıyı, soğuk işadamını, emir kulu nevrozluyu ve sevgisiz bilim adamını keşfetmeliyim. Ruhumun ihmaline, içimdeki tanrısal çocuk ve onun sıcak insanlığıyla karşı koymalıyım.

Alfred Adler şöyle der: “Önemli olan insanın neye sahip olduğu değil, onunla ne yaptığıdır.”

 YAVAŞLIĞIN KEŞFİ: Küçük Prens, demiryolu makasçısı ile konuşması ve gözlemleri zaman hakkındadır. Zaman kazanma telaşı bizi yönettiğinde ve günlük yaşamımızda neredeyse soluksuz bıraktığında panik yaratan bir düşünceye kapılırız: Bir şeyleri kaçırma korkusu. Huzursuzluk peşimizi bırakmaz. Küçük Prens’i çok etkileyen,  şimşek hızıyla giden trenin uzun zamandan beri başaramadığı budur. Zaman azlığı bir toplumsal statü sembolüdür: Zamanım azaldıkça, itibarım artar.

Michael Ende, romanı Momo’da zaman hakkında şunları söyle; “Öyle görünüyor ki hiç kimse zamanda tasarruf ederken, hakikatte bambaşka şeylerden tasarruf ettiğinin farkında değildi. Yaşamın giderek fakirleşip, monotonlaştığını ve her geçen gün biraz daha duygu yoksunu olduğunu kimse görmek istemedi. Ancak çocuklar bunu olduğu gibi hissettiler, çünkü hiç kimsenin onlar için zamanı yoktu. Oysa ki zaman yaşamdır ve yaşam kalpte var olur. İnsanlar yaşamdan ne kadar tasarruf ederlerse, o kadar kalpsizleşirler.”

Kendime daha fazla zaman ayırırsam, çocukluğumun cennetine tekrar girerim, der Saint-Exupery bize. Aynı zamanda gülünç bir sanrıdan, yaşamın bensiz devam etmediği sanrısından kurtulurum. Zamana sahip olmak, ara vermek, derin manasıyla artık içinde var olmayacağım bir zamana, ölümden sonraki zamana kendimi hazırlamam anlamına gelir.

DOSTLUK METHİYESİ :  Dostluk zamanın ve ortak aktivitelerin aracılığına gereksinim duyar. Dostluk beraberce yapılan çalışmanın sonucunda ortaya çıkan bir sanat eseridir. Açıklık, içtenlik, fedakarlık, gerginliklere ve çatışmalara dayanıklılık, yakınlaşma ve mesafe, yeniliklere açıklık ve her şeyden önce kayıtsız, şartsız kabul talep eder.

“İnsan sadece evcilleştirdiklerini anlayabilir.” Dedi tilki. “İnsanların artık herhangi bir şeyi anlamak için zamanları yok. Her şeyi hazır halde dükkanlardan satın alıyorlar. Ancak hiçbir dükkanda dost satılmadığı için, onların artık dostları yok. Bir dost istiyorsan, evcilleştir beni!”

  SEVGİ EMEKTİR: Her sevgi yaşam süreci içinde tehdit altındadır. Tehditin kaynağı deneyimsizlik ve zayıflıklarımız, baştan itibaren uyumsuz birlikteliklerimiz ya da ilişkimizde tamamen ayrı yönlerde ilerleyen gelişim sürecimiz olabilir. Sevmek risklidir, öğrenilmek ister. Bertold Brecht’in dediği gibi; “sevgi üretimdir, emektir.”

 KARDEŞİM ÖLÜM: Ölüm doğanın ritminde normal bir hadisedir. Yaşamımızın uzunluğu önemli değildir; asıl önemli olan yaşamı dolu çizgilerle, sevinçle ve sorumluluk bilinciyle yaşayıp yaşayamadığımız ya da sadece akıp gitmesine seyirci kalıp, yılları müsrifçe harcayıp harcayamadığımızdır. Seneca şunu vurgular: “Yaşamın istifadesi uzunlukta değil, kullanıştadır. Bazıları uzun yaşamış olsa da az yaşamıştır; yaşadığınız sürece buna dikkat edin. Yeterince yaşamış olmanız yılların sayısına değil, sizin iradenize bağlıdır.”

Öyküde kullanılan bazı metaforların anlamları;

 ÇÖL:  Çöl, Pilot için yaşamın tesadüfen kabul etmeye zorladığı ama aynı zamanda istediği bir dinlenme alanıdır. İnsanın orada yaşamı durur, olayların, görüntülerin ötesinde,  isteklerin ötesinde bir iç yaşamı fark eder.

KUYU: Kuyu çölde yürümenin sonucudur, ödüldür. Yaşamdır, insanlar arasında bağdır.

TİLKİ: Naif şekilde oluşmuş dostluktur. Kararlılığı, iyi tavsiyeleri, bilgeliği taşır.

YILAN: Bir çok mitolojide de ölümün simgedir. Kitapta da;  ölümün ve yaşama yön veren sınırın, kuralların simgesidir. Ölüm ve yaşam arasındaki köprüdür.

BAOBAPLAR: Baobap ağaçları hatalarımızın, olumsuz fikirlerin ve önyargıların simgesidir.

YANARDAĞLAR: Küçük Prens’i besleyen içsel güçlerdir. Bu sebeple,  yanardağlarına karşı sorumlulukları vardır.

GÜL: Kitap da; gül anlatılırken belli bir kişilik  bariz biçimde gözlenmektedir. Bu kişilik yazarın eşine aittir. Gül, aşkı ve sevdiğimiz insanları anlatmaktadır. Sevilen bir varlıktan sorumlu olmayı ve değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini anlatır.

Birsen SUNGURAY

KAYNAKLAR

Antoine de Saint-Exupery, “Küçük Prens”, Can Yayınları, 9.basım,1995,İstanbul

Mathias Jung, “İçimizdeki Küçük Prens”, Yurt Kitap Yayın, 2007,Ankara

Jean-Philippe Ravoux, “Varoluşun Anlamı”, Dharma Yayınları, 2008,İstanbul

Esma Çelik Şenyüz, “Antoine de Saint Exupery’nin, Küçük Prens Eserinde ki Eğitsel Ögeler” Yayımlanmamış YüksekLisans Tezi, Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, 2006, Ankara

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir