İbn Arabî ve Ayna Metaforu

Savaşlar,  insan hareketleri gibi bir çok olay şu an içinde bulunduğumuz medeniyet adına ölüm ve vahşet içerse de unutmamak lazım ki; bu konuda yorumlarımız şu an yaşadığımız toplumsal seviye kadardır. Şu an içinde bulunduğumuz seviyeye ise insanoğlu aslında pek kolay gelmedi. Geçmiş yıllarda ülkeler için yaklaşık olarak iki seçim vardı; “fetheden” ve “fethedilen” olmak. Endülüs dönemi de yine böyle başlıyor; Endülüs 711 yılında Arap komutan Tarık Bin Ziyad tarafından fethedilmiştir. Gemileri ile Endülüs’e dayanan Tarık Bin Ziyad karaya ulaşınca gemilerini yaktırır ki, kimse geriye dönmeyi düşünmesin. Hala “gemileri yakmak” deyimini kullanıyoruz ve işte buradan gelmektedir. Tarık Bin Ziyad adını halen “Cebeli Tarık” boğazı için kullanmaktayız.

Endülüs tarihi 711-715 yılları arasında “fetihler dönemi” olarak adlandırılır. Bundan sonraki 41 yıl ise “valiler dönemi” olarak bilinir. Valiler döneminde Arap Müslümanlar dağınık biçimde yerleşmişlerdir. 756 yılında ise Endülüs Emevi Devleti  kurulmuştur. Burada Endülüslüler Doğu ve Batı arasında bir köprü oluşturmuş bunu sadece coğrafi anlamda değil, özellikle ilim anlamında gerçekleştirmişlerdir. Burada Batı’ya nakledilen kültür sadece dönemin Arap kültürü değil, Doğu’ya ait; İran,Türk,Berberi, Yahudilerin kültürlerini de taşıyan özelliktedir. Bu dönem de ayrıca antik dönem filozoflarından çevrilen eserler mevcuttur, bununla beraber Arapça olan eserlerde Latince’ye çevrilerek yüksek bir etkileşim ortamı oluşmuştur. Araplar 1492 yılında yılında İspanyol Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella’nın ordularının “reconquista” hareketi olarak bilinen Güney Avrupa’’nın yeniden İspanyollar tarafından alınması ile burada oluşan İslam medeniyeti sona ermiş oldu.

Endülüs’ü özel kılan şey ise;  döneminde Yahudi, Hristiyan, Müslüman üç farklı grubun beraber özgürlük ortamı ve bilim, düşünce, sanat adına rekabet ortamı bulmasıdır. Dünyanın bir çok bölgesinden Kurtuba, Gırnata, İşbiliye gibi şehirlere yerleşmek, burada ki düzen, temizlik, huzur ve özgürlük ortamında yaşamak  için gelenler olmuştur. Endülüs döneminde Ortaçağ’da Avrupa’da aydınlık olmuştur. Reconquista dönemi öncesi özellikle; İbn Rüşd, Musa B. Meymun, İbn Bace ve İbn Arabî bu düşünsel ortama katkıda bulunan önemli filozoflar olmuşlardır. Bu dönem filozofları Avrupa’da kendilerinden sonra gelecek Albert Magnus, Spinoza, Kant, Dante, Bacon gibi isimleri etkilemişler, dolayısıyla Avrupa’da oluşacak Rönesans ve Aydınlanma Çağı için gereken tohumları yerleştirmişlerdir.

İbn Arabî 1165 yılında Mürsiye İspanya’da doğmuştur. Sekiz yaşında iken İşbiliye’ye gelmiştir. Kendisi dönemin önemli, asker kökenli ailelerindendir. Küçük yaşlarda asker olmayı isterken zamanla görüşleri değişir ve sufizme döner. Henüz on altı, onyedi yaşında iken döneminin ünlü filozofu   İbn Rüşd ile tanışır. İbn Rüşd eserlerinde “akılcılık” konusunu her zaman ön plana taşımıştır. Karşılıklı konuşmasında ilmin sadece akılcılıkla değil, “ilham” ve “keşif” yoluyla edinilebileceğini de söyler. İbn Arabî bir çok  eseri rüya yoluyla ve uykudan hemen önceki yarı uyku denilen dönemde yazmıştır. Çok üretken bir yazar olan İbn Arabî döneminde sekiz yüz ve üzerinde eser verdiği düşünülmektedir. Bu eserlerin dört yüz, beş yüz kadarı günümüze gelmiştir. Eserleri sadece ülkemizde  değil, İngiltere, İskoçya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesi ve Amerika’da halen ilgi görmektedir. Bu ülkelerde adına dernekler mevcuttur, üniversitelerde adına kürsü olup, eserleri ile ilgili özellikle Oxford Üniversitesi rutin yıllık dergi çıkarmakta, konferanslar düzenlemektedir.

İbn Arabî hayatı boyunca bir çok ülke ve şehir gezmiştir. Anadolu’da ise bir çok şehirde uzun süreli bulunmuştur. Bunlardan Malatya on yıl kaldığı için özel bir yere sahiptir. Yine uzun dönem kalması ve öğrenci yetiştirmesi ile Konya özel bir yere sahiptir. Konya’da iken öğrencisi olan Sadreddin Konevi’den devam eden geleneği halen varlığını sürdürmektedir. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet’e hocalık yapan Akşemsettin yine bu gelenekten gelmiştir. İbn Arabî Şam’da vefat etmiştir. Kendisi döneminde keskin görüşleri sebebiyle bazen “Şeyh-i  Ekber” (Şeyhlerin Şeyhi) veya bazen de “Şeyh-i Ekfer” (Kafirlerin Şeyhi) şeklinde kendisine zıt lakaplar verilmiştir. Bunun en önemli sebebi kendisinden önceki diğer Sufi/Filozoflara göre bildiklerini toplumsal gerekçelerden dolayı ifade konusunda kaçınmamasıdır. Öğretisinin en baş köşesinde “Vahdet-i Vücud” (Varlık Birliği) bulunmaktadır. Bu sebeple ağır eleştirilmiş, bazen bulunduğu şehirlerde din adamları tarafından hakkında fetvalarda çıkmıştır. Ancak Selçuklu  ve Eyyübi hanedanları tarafından saygıyla karşılanması ve zaman zaman yöneticilerine danışmanlık vermesi kurtarıcı bir durum olmuştur. Yine Şam’da hükümdar olan Muzaffereddin’in hocalığını yapması aynı şekilde kendini koruma açısından etkili konumlar olmuştur.

İbn Arabî eserleri konusunda oldukça dağınık ve sembollerle örülü bir dil kullanmıştır. Bunun çeşitli sebepleri arasında düşünce sistemine,  yazılı-sözlü ifadenin yetersiz kalması gösterilebilir. Diğer bir sebep  ise içrek konuların materyel bakış anlaşılmasının mümkün olmamasıdır. İbn Arabî eserlerinde bir çok sembol, metafor kullanmasına rağmen sık sık kullandığı semboller “Ayna, Harf, Işık” olmuştur.

İBN ARABÎ ve AYNA METAFORU

Ayna sembolü, genel ezoterik kullanımlarda gerçeklik, hakikat ve dual tarafında yalan, dalkavukluk, egosal kimlik sorunlarına işaret eder. İbn Arabî ise iki önemli eseri olan Fusüsul-Hikem ve Fütühatü’l-Mekkiye’de Tanrı-Alem ve Tanrı-İnsan ilişkisini açıklamıştır. İbn Arabî ayna sembolünü oluşturan unsurlar olan ayna, suret ve aynaya bakan kimsenin varoluş sahasındaki karşılıklarını izah etmektedir. Buna göre Tanrı;  aynaya bakan kişidir. Ayna, mümkünler; aynadaki suretler ise hissedilir alemdeki varlıklardır. Tanrı mümkünlük hazretine bakmakta, bu hazret kendi doğasına uygun biçimde Tanrı’yı veya vücudu yansıtmaktadır. Bütün aynalar karşısında aynı kişi bulunmasına rağmen, her bir ayna o kişiyi kendi özelliğine göre yansıtmaktadır. Alemdeki bütün varlıklardaki vücud tek bir hakikat olmakla beraber, her bir varlık vücudu kendi istidadına göre yansıtmaktadır.

İbn Arabî Fusüs’un en başında eserine şu temel önermelerle girer: “Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren –kuşatıcı bir varlıkta- isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendine görünmesini istedi. Varlık ile nitelenmiş olması sebebiyle –kendini görmek istedi- de denilebilir. Çünkü bir şeyin kendini kendisi vasıtasıyla görmesi, ayna gibi başka bir cisimde görmesine benzemez. Aynada kişi kendini, bakılan cismin yansıttığı surette görür. O yer olmadan ve kişi ona bakmadan önce, böyle bir biçim ortaya çıkamazdı. Bunun için Hak, (isimlerini ya da kendini görmek üzere) bütün alemi ruhsuz bir beden gibi yarattı”

Yine Fusüsu’l Hikem den “Doğa alemi, tek bir aynadaki suretlerdir. Hayır! Doğa alemi, farklı aynalardaki tek bir surettir. Burada bakış açısının farklılaşması sebebiyle yalnızca hayret vardır” (sf.76)

Şu halde hakikat ile kendi arasında perdeler olan kişiler, farklı farklı bakış açılarına sahip olacaklardır. Alemlerden her bir varlık Hak tecellisini yaratan bir ayna olmakla beraber cilalanıp, parlatılmış mükemmel aynalar değildir. Söz konusu ilahi tecellileri, engelsiz gören ve pürüzsüz/tertemiz bir ayna gibi en mükemmel yansıtan varlık insan-ı kamil dir. Hak ilk önce onun kalbine, sonra da onun vasıtasıyla bütün aleme zat ve isimleriyle tecelli eder. Bu durum ise; bir ayna ışığının, ona paralel duran bir aynaya yansımasına benzerdir. İbn Arabî, genel anlamda insanı, özel de ise kamil insanı; bazen kainat aynasının cilası, bazen de aynadan ayrı ama yine de evren aynasının bir prototipi niteliğinde kapsayıcı bir ayna olarak tasvir etmektedir.

Eğer Kainat aynası olmasaydı, Hak bilinemez, görünemezdi. Hak aynası olmasaydı, halk istidat ve kabiliyetlerini göremez ve bilemezdi.  İnsan ve İnsan-ı Kamil aynası olmasaydı, doğa alemi ruhsuz, cansız bir ceset gibi ölü kalırdı; insan ve insan-kamil kainatın ruhu ve aynası olmuştur; evren onunla canlanmış ve hayat bulmuştur. Ve nihayet kalp aynası olmasaydı, insanın göksel alemle irtibatı olmaz, ruhsal bilgi ve hikmetten yoksun kalırdı.

İbn Arabî,  Futuhat-ı Mekkiye eserinde şöyle demiştir:

“Sen bilir isen kendini, O’da bilir kendini…

Sen tanır isen Nefsini, O’da tanır Nefsini…

O vakit Arif olursun, Hak Makamına ulaşırsın.

Alemler görünür, bütünleşir Ayn’ında,

Olur Tek Alem

Hak gözünden seyr eylersin Cümle Alemi…

Birsen SUNGURAY

 

Kaynaklar:

Tahir ULUÇ – ” İbn Arabî’de Sembolizm”

Kevser YEŞİLTAŞ -“Arif İçin Din Yoktur”

Ahmet Ögke – “İbnü’l Arabî’nin Fusüsu’l Hikem’inde Ayna Metaforu”  (İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, makale)

Claude Addas – “Dönüşü Olmayan Yolculuk”

“İbn Arabî ve Ayna Metaforu” için bir yanıt

  1. “Eğer Kainat aynası olmasaydı, Hak bilinemez, görünemezdi. Hak aynası olmasaydı, halk istidat ve kabiliyetlerini göremez ve bilemezdi. İnsan ve İnsan-ı Kamil aynası olmasaydı, doğa alemi ruhsuz, cansız bir ceset gibi ölü kalırdı;…….”
    Eğer öyle olmasaydı böyle olurdu vb gibi yorumların kesinliğini nerden bilinebilir,, Biz ancak Allah ın bize bildirdiğini sınırlı aklımızla biliriz.. ‘Kainat halkası olmasaydı Hak bilinemez görünemezdi’, neden böyle olsun, nerden biliniyor bilinemez görünemez olacağını, Allah başka şekilde bilinrbilirliğini bildirmekten göstermektenmi aciz,,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir